avrasya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrasya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2010 Pazar

Avrasya 2010 Sonucu



En büyük korkularımdan biri başıma geldi. 15 km koşunun ortasında, 8,5 km civarında, sol dizim arıza yaptı ve koşamaz hale geldim. Yarışın son 70-80 dakikasını hızlı bir yürüyüş temposunda topallayarak bitirdim. Şu anda kendime söz verdiğim şampanyamı içerek yazıyorum bunları, gün boyunca düşündüğüm şeyleri ve koşuyu aktarmaya çalışacağım.

Geceden epey erken tamamladım hazırlıklarımı ama heyecandan yine erken yatma planım suya düştü. Sabah 6'da kalktım. Yer fıstığı ve fındık ezmeli bir büyük dilim ekmekle kahvemi içtim, yanıma da bir muz aldım. Havanın güzel olacağını tahmin ediyordum ama yine de ne olur ne olmaz diyerek jumbo boy bir çöp poşetinin tepesini kafam geçecek kadar yırtıp yanıma aldım.

6.30'da evden çıktım, Taksim AKM'ye geldiğimde 7 civarıydı. AKM'nin yanındaki otoparka parkedip atletler için hazırlanmış otobüslerden bir tanesine binmem 10 dakika bile sürmedi. Yanımda getirdiğim muzu o sırada yedim. Köprünün Anadolu tarafına geldiğimizde hava iyice aydınlanmıştı ve gökyüzünde bulut görünmüyordu. Yine de sabah serinliği devam ettiği için çöp poşetimi kafamdan geçirip vücut ısımı kontrollü tutmak istedim. Evden çıkmadan önce 2 kere tuvalete çıkmıştım ama seyyar tuvaletleri de bir kez kullandım (bunları gereksiz detaylar olarak görmeyin, bu bilgileri ben daha önce hiçbir yerde okuyamadım, okuyabilseydim mutlu olurdum).

Geçen yılki gibi bu yıl da Türk kadar, belki daha çok yabancı sporcu vardı etrafta. Havanın açması birazcık moralimi bozdu. Yağmur koşarken sevmediğim bir şey ama güneşin de son düzlükte gözüme girmesinin performansımı düşürmesini istemiyordum ve güneş gözlüğüm yoktu.

Kendimi müthiş enerjik ve iyi hissediyordum. Rahat bir şekilde esneme hareketlerimi tamamladım. Uzun bir ısınma ve esneme süreci, bu tip bir spor aktivitesinden önce kas sorunları yaşamamak için çok önemli ve ben bu süreci gayet güzel atlattım. Startta epey önde yerimi alıp startın verilmesini beklemeye başladığımda starta daha 45 dakika vardı. Sanırım daha sonra patlayacak olan dizim için ilk sorun burada çıktı. Sakat dizlerimin sevmediği iki şey, çok uzun süre oturmak ve çok uzun süre ayakta durmak.

Startta önde yer almanın bir getirisi olarak belediye başkanımız Kadir Topbaş'ı ve elindeki start tabancasını yakından görebildim. Bu arada benimle birlikte öndeki sırada yer alan atletler arasında kısacık boyu, kocaman sakalı ve hiç bitmeyen muhabbetiyle 50 yaşlarında bir amca da vardı. Geçen yılki koşuda finişe 100 metre kala yerde takla atarken gördüğüm sakallı amcanın çakması sandığım bu beyefendi, meğer o taklacı amcanın ta kendisiymiş. Yarışın ortalarında ben topal güvercin olark sekerken amca yanımdan geçerken gördüm ki, gaza getirildikçe aralarda da habire takla atıyormuş kendisi.

Start verildiğinde konsantrasyonumu gaza gelip çok hızlı koşmamak, uygun bir ritim bulmak üzere yoğunlaştırmıştım. Niteki yarış başında da nefesim de ritmim de iyi durumdaydı. Etrafımdaki sporculara ve hızlarına bakarak hiç fena bir ritim tutturmadığımı da görebiliyordum. Köprünün sonunda fazla yorgunluk, daha doğrusu fazla yüksek nabız belirtileri gösterdiğimi farkederek istemeden de olsa ritmimi düşürdüm. Normalde bu hızda bu kadar yükselmesi normal değildi nabzımın ama köprünün ortasına gelirken ve Yıldız ayrımına ytaklaşırken karşımıza çıkan rampalar nabzımı yükseltmişti muhtemelen.

Yıldız tırmanışında sabit bir hızı tutturdum. Bu arada çişim de geldi ve etraftaki yeşillik alanlara çıkarak işeyen sporculara imrenerek baktım, çünkü çiş molası vermeyi düşünmüyordum. Barbaros Caddesi'ne çıkınca çok rahatlayacağımı düşünmüştüm ama burada da dalağım hafif hafif ağrımaya başladı. Buna rağmen iyi bir hızda indim ki, geçen yıl vakit kaybettiğim noktalardan biri olmuştu bu iniş. Dizlerime güvenmediğim için çok kontrollü inmiştim. Meğer bunca antremandan sonra hala yokuş inmek dizlerim için pek iyi sonuçlar doğurmuyormuş.

Sahile indikten sonra ilk su istasyonunda bir su aldım. Nedense koşu başından beri henüz yeterince keyif almamıştım. Genellikle koşularımda 10-15 dakika civarlarında endorfini basmaya başlar vücudum ve müthiş bir keyifle koşarım. Şimdi 5km, 6km bitmişti; düzlükteydim. Koşması zevkli mahallelerdeydim (gölge) ama yine de bir şekilde çok keyifli değildim. Niyeyse, yarışı bitirememe endişesi hala içimdeydi.

8km noktasından geçerken dalak, nabız, hepsi bir düzene girdiler. Artık antremanlardaki halime dönmüştüm ve tamamen kontrol bendeydi. Arada birilerini geçerken hızımı çok yüksek şekilde arttırıp sonra yine normal ritmime dönebiliyordum mesela. İlk sinyal de tam bu sırada geldi. Tam olarak neredeydim bilmiyoru ama Karaköy civarlarıydı. Dizimde acıyı çok hafif hissettim. Bu anda aklıma aynı anda iki şey geldi: "Bu kadarcık acıdan bir şey olmaz ve yarışı istediğim tempoda bitirebilirim", ve "Bu acı hiçbir zaman başladığı kadarla kalmadı".

Kısacık bir süre içinde acı arttı ve koşu adımlarımı imkansız hale getirdi. Yürüyüşe geçtim. Bu çok ama çok büyük bir hayal kırıklığıydı. Bu kadar önem verdiğim bir koşuda yürüşüye geçmek, yeterince hazır olmamanın, kendi bedenini tanımamanın, zayıflığın bir göstergesiydi ve kendimi çok kötü hissettim. Biraz yürüyüp koşmaya devam edecektim ki, dizim net bir şekilde bugün daha fazla koşamayacağımı bana bildirdi. Ne yapacağımı bilmeden yeniden yürüyüşe geçtim. Yarışım bundan sonrasını saçma bir yürüme-topallama süreciyle 1 saati aşkım bir süre daha sürünerek geçirmeye o anda karar verdim diyemem. Fakat yarışı ne olursa olsun yarıda bırakmayacağıma karar vermiştim.

Galata köprüsünden geçerken ve ondan sonraki yarım saatte yüzlerce kişinin beni geçmesini izledim. Burada biraz daha kişisel düşüncelerimi paylaşmam uygun olacak. 15km koşusu, hele de geçen sene yaptığım bir süre olması açısından ne kadar kendimle yarış gibi görünse de, herhangi bir spordan farklı olmayarak aslında bir rekabet içeriyor benim için. Bu rekabet duygusu, 10km'den sonra biten enerjinizi de tetiklemenizin en iyi yolu zaten. Birilerini geçmek, birilerine geçilmemek, insanın hiç gücünün kalmadığını zannettiği noktalarda adrenalin patlamaları yaratabilmek için çok faydalı. Ben de bu masum koşuda gayet rekabetçi, kendi boy/kilo oranımda gördüğüm ve elit atlet olmadığına kanaat getirdiğim herkesi potansiyel rakibim olarak görüyordum.

Şimdi bu zihniyeti müthiş bir fizik kondüsyonu ile birleştirin. Gerçekten de lise yıllarımın kondüsyonuna sahip durumdayım, üstelik çok daha güçlü bir bedenle. Fakat yarışın yarısından itibaren sürekli yanımdan birileri beni geçti. Başta rakip sayabileceğim kişiler, sonlara doğru hımbıllar, amatörler, tekerlekli sandalyeliler, bir kör koşucu; kısaca bana "yenildiğimi" hissettirecek herkes yanımdan geçip gitti.

Bir moral bozucu durumda şuydu; geçen yılki koşuda en sevdiğim şey seyirci desteğiydi. Hiç tanımadığınız insanların sizi motive etmeye çalışmaları gerçekten çok duygusal bir olay. Bu yıl seyirciler bana "haydi haydi" derken, kendimi gerçekten çok aciz hissettim. Çünkü onlar yorgunluktan yavaşladığımı sanıyorlardı ama ben yorgunluk bir tarafa, bomba gibi bir enerjiyle sakat bir dize yapıştırılmış durumdaydım. Bu da, Adım Adım organizasyonunu ve onların destek olduğu tekerlekli sandalyeli sporcuları da epey düşündüm. Adım Adım, koşarak bağış toplayan ve bu sayede engelli kişilere tekerlekli sandalye alınması gibi konularda destek olan bir organizasyon. Avrasya'da da Adım Adımcıları bol bol gördüm, bir kısmı da tekerlekli sandalye ile koşuya katılmış ama yeterli gücü olmayan heveslileri ellerinden tutarak koşuya dahil olmalarını sağlıyorlardı. Bu görüntüyü ilk görmediğimde, engelli kişiye engelli olduğunun daha çok yüzüne vurulması olarak değerlendirdiğim sahneyi şimdi daha farklı bir bakış açısıyla ele alıyorum.

Aklımdan geçenlerden biri de, onca izleyenin, aslında tembel bir pislik olduğum için yavaşladığımı düşünmemeleri için daha abartılı bir topallama tuttursam mı, yoksa dışımda olup bitenleri tamamen boşverip, tamamen kendi koşuma (yürüyüşüme) odaklansam mı sorusuydu. Pozculuğun asla tatmin getirmediğini çok önce keşfettiğimden, abartılı topallamayı boşverdim. Yine de seyircilerin yoğun olduğu noktalarda sakatladığım için yavaşladığım anlaşılsın diye daha fazla zorlayarak hızımı arttırmış olabilirim (sanırım yine sınıfta kaldım).

Gülhane Parkı'nın içinde, insanlar son yokuşta güçlerinin son aşamalarını ter içinde kullanırken benim terim çoktan kurumuş, nefeslerim gayet düzenli, parkın yüksek ağaçlarına ve o ağaçlardan sızan güneş ışınlarına bakıyordum. Sultanahmet'e vardığımızda seyirciler artık iyice konuya odaklılardı, bir kişi pişik olup olmadığımı sordu, sorunun dizim olduğunu söyleyince "koşma" dedi, içimden teşekkür ettim bu öneriye. Başka bir seyirci de yarış sonunda mutlaka masaja gitmem konusunda telkine bulunuyordu, ona da eyvallah anlamında olduğuna inandığım bir işaret yaptım. Son 50 metrede yanımdan geçen bir delikanlı dönerek beni motive etmeye çalıştı yine, ona da sorunun dizimde olduğunu açıklamak zorunda kaldım. Bu arada koşmamıştım ama 6-7km boyunca saçma bir yürüyüş ritmiyle topallamak, sağ ayağamı ve bacağımı epey zorlamıştı.

Koşu biterken süreyi gördüm, 1 saat 50 küsür dakika. Üzüldüm ama güldüm de. Geçen yıldan çok daha iyi bir dereceyi hedeflerken, olabilecek en kötü durumda ne sürede koşabileceğimi görmüş oldum bu yıl.

Sonuç? Her şeye değerdi. Tüm o zavallı dakikalar, sürünmeler... Birlikte koştuğum onca milletten insanla aynı amaç için, sadece ilerlemek için bunları yaşamak... Çok güzeldi. Eve döüşte biraz sorun yaşasam da 12.30 civarı eve ulaşmıştım ve duşumu alıp karımın beni karşıladığı "anne böreği" ve çayla kendimi huzurlu pazarın kollarında dinlenmeye verdim. Bir Avrasya da böyle sona erdi.

Derece bilgilerim:



12 Ekim 2010 Salı

15 km Antremanı

Geçen hafta çarşamba akşamı (6 Ekim 2010) bantta hiç durmadan 15 km'yi tamamlamayı başardım. Süreleri 5 km'lik dilimlerle aklımda tutmaya çalıştım ama ne yazık ki bu yazıyı yazana kadar uçtular aklımdan. Toplamda 1 saat 22 dakika gibi bir zamanda koştum.

Koşu boyunca nabzımın hiç durma ihtiyacı hissedecek kadar yükselmemesi oldukça güzeldi. Antreman sonunda uzun bir esneme çalışması yaptım. Eve geldiğimdeyse, yemek bile yiyemeyecek kadar bitap düşmüştüm. Aşırı yorgunluk gerçekten insanı çok yıpratabiliyor. Duşta durup dururken ağlayacak gibi oldum. Yemekten sonra birazcık kendime geldim. Ertesi günse, bütün gün hayalet gibiydim.

Hafta sonu havanın soğuk olmasını da kendi kendime bahane ederek dışarıda bir antreman yapmadım. Bu hafta sadece 1 antreman daha yapıp çalışmaları tamamlamayı düşünüyorum. Yarın 10 km'yi tempolu bir şekilde koşacağım. Bugün ve perşembe de cross training aletinde 20 dakika yüksek tempoda çalışabilirim.

Dizler iyi, ayaklarda bir yara yok. Hava durumunda bir değişiklik olmazsa hafif serin ve yağışlı olacak yarış günü. Güneşli olmasındansa bulutlu havayı tercih ederim ama yağmur yağarsa koşmak zor olabilir.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Bariyerleri Aşmak

Önümdeki en önemli iki psikolojik bariyeri aştığım akşam oldu bu akşam bantta.

1 saat bariyerini 65 dakika koşarak aştım, bu sürede 12 km koşarak da 10 km adlı psikolojik sınırımı geçmiş oldum.

Oldukça yorucu bir antremandı, 5 ve 10. km'leri geride bıraktığımda 1,5 dakikalık iki hızlı yürüyüş temposuna düşmek zorunda kaldım. ilk 5 km'yi 26 dakikada, 10 km'yi ise 53 dakikada geçtim.

Antreman sonrasında uzun bir süre esneme çalışması yaptım. Yatmadan önce bir esneme çalışması daha yapmak zorunda kaldım, zira uzun koşuların acısı en çok sırtımdan çıkıyor.

26 Eylül 2010 Pazar

Gelişim Sürüyor: Açıkhavada 8,5 km

Bu haftaki spor programım şöyleydi; pazartesi ve salı ağırlık çalışmaları, çarşamba salonda 10 km koşu, perşembe ve cuma ağırlık çalışması. Cuma gecesi, cumartesi tüm gün oldukça yorucu geçti, dışarıda annem ve babamla birlikte bol bol gezdik Aygül'le.

Bugün nihayet kendimi dinlenmiş ve enerjik hissettim. Sabah kahvaltımı güzel ve bol enerji alabileceğim şekilde yaptım ve öğleden sonra da önce kahve içtim, sonra da koşuya 1,5 saat kala bir elma yedim.

Saat 18.00 gibi dışarı çıktım. Hava oldukça güzeldi. Koşmaya başlarken nabzımın geçen seferki gibi hızlı bir şekilde yükselmeyeceğini hemen anladım. Zaten bu sefer nabız ölçer bantını göğsüme takmadan çıkmıştım.

Toplam 8,5 km mesafeyi 49 dakikada koştum. Aslında süre daha kısa olabilirdi ancak koştuğum ormanlık bölgedeki sokak köpeklerinden yer yer tırstığım için yürüyüş hızına geçmek zorunda kaldım 3-4 sefer. Koşuyu bitirdiğimde hala kendimi enerjik hissetmek muhteşemdi. Ne nefes nefese kaldım, ne de dizimde bir arıza oldu. Sadece delicesine bir ter attım. Koşuya çıkmadan tartılmıştım, döndüğümde 1,3 kg daha hafif çıktım. İşte buna su kaybetmek deniyor dostlarım. Geldiğimden beri lıkır lıkır su içiyorum. İzotonik içeceklere de başvurabilirim belki sonraki antrenmanlarda.

Yarıştan önce 2 hafta sonu kaldı sadece. Bundan sonra bantta hız, dışarıda mesafe odaklı antrenmanlar yapmayı düşünüyorum. 13 ya da 14 Ekim'de son anteranmanı yaparım herhalde.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Totodan Çıkan Antrenman

Öğlen salona indim ve bam! 51 dakikada 10 km koştum. 10 km barajına ulaştığım ilk antrenman bu geçen yılki koşudan beri.

Aç karna ve basık bir salonda tek başıma bu mesafeyi bu sürede koşmak, inancımı tazeledi. 15 km için geçen yılki değerimin altına inme konusunda motivasyonum tam.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Bayram Haftası, Dışarıda İlk Antreman

Bu hafta iki kez (pazartesi ve salı) salonda cross training aletinde 30'ar dakikalık kardiyo çalışmaları yaptım. Nabız 130-135 arasında tutuldu ama zorluk derecesini 5-6'ya çıkardığım oldu. Tork yükseltme operasyonu iyi gidiyor diyebiliriz.

Bayramın ilk günü olan çarşamba Büyük Ada'daydık. 2 saatlik bir bisiklet turu attık, sıcak hava ve kalabalık çok yorduğu için perşembeyi dinlenerek geçirdim. Bugün nihayet cesaretimi topladım ve açıkhavadaki ilk antremanıma çıktım.

Zamanlama çok iyi olmadı. Kahvaltıda henüz anreman saatimi planlamamış olduğum için tercih etmeyeceğim şekilde ağır yedim. Normalde bir muz daha iyi olabilirdi koşmadan önce. Ayrıca sanırım çok heyecanlandığım için nabzım daha yürürken 120'yi geçmeye başladı, normal yürüyüş nabzım 105'lerde gezer.

Sonuç olarak 7,4 km koştum. Nabzım genellikle 170'in üstündeydi, 2-3 kez yürüyüşe geçip nabzımı dengelemek zorunda kaldım. Toplam sürem: 48 dakika. Bantta yaklaşık 1 hafta aynı sürede önce 9 km koştuğumu düşününce moralim bozuluyor biraz. Öte yandan 50 dakikaya yakın bir zamanda ayağımda çok az tahriş olması da sevindiriciydi. Dizlerim de adamantiyumdan yapılmış gibilerdi, tık demediler.

Avrasya'dan önce 4 hafta sonu var. Önümüzdeki hafta sonunda 60 dakika sınırını geçmek istiyorum. Sonraki 2 hafta sonunda da 15 km koşacağım sanırım. Bu arada son 2 hafta koşu bantında da 15 km'lik simülasyonlar (köprünün eğimi, Yıldız'a çıkan rampa ve son olarak etap sonundaki Gülhane tırmanışı) yapmayı düşünüyorum. Arada fırsat bulursam akşamları da dışarıda koşabilirim.

5 Eylül 2010 Pazar

Koşu Antremanları

Önceki bölümler: Koşmak Üzerine Notlar ve Koşuyla Aramdaki Engeller.

Bir süredir salon antremanlarında koşu bandı üzerinde yavaş yavaş maraton için ısınıyorum. Bunun için uygulamaya başladığım sistem şöyle:

Hafta içi büyük bir aksilik olmadığı sürece 5 gün spor salonunda ağırlık çalışıyorum. Ağırlık çalışmalarının sonunda, bir gün glide-x denilen sopalı adımlama aletinde nabız 135 ortalama tutturarak en az 20 dakika sabit kardiyo çalışması yapıyorum. Bunun faydası, kalbimin her seferinde bu hareketi daha az nabızla yapabilmesi, böylece nabzı sabit tutarken zorluk derecesini gittikçe arttırabilmem.

Diğer günlerde de koşu bandında çalışıyorum. O günkü moduma göre, 20 dakika, gittikçe artan hızla koşmak da olabiliyor bu antreman (15 seviyeye kadar çıktığım oluyor), uzun mesafe sabit hız koşmak da. Koşarken nabzım 150'nin üzerinde oluyor genellikle. 170'i çok geçmemeye çalışıyorum. Glide-X çalışmalarının hızlı koşma nabzımı ayarlamamı kolaylaştırmasını umut ediyorum.

Bu arada ufak ufak uzun mesafe antremanlarına da başladım. Geçtiğimiz hafta iş yerindeki salonda 6 km'den biraz fazla koşmayı başardım. Dün de 47'30" sürede 9 km koştum. Bu mesafe geçtiğimiz Ekim'den beri koştuğum en uzun mesafe. Bu hafta açıkhavada koşulara da başlamayı planlıyorum. Gerçek zemin ayak tabanını ve bileğini koşu bantından daha farklı etkilediği için bu açıkhava antremanları da Avrasya öncesinde çok önemli.

Tüm bu antremanlarda iki önemli nokta için çalışıyorum: 15 km mesafeyi rahat raha çıkartabilmek (ayak, bilek, diz, kalça vs sakatlamadan ve nefesim tükenmeden) birinci önceliğim, ikinci önemli konu da bu mesafeyi geçen yılki derecemden daha iyi bir zamanda koşmak.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Koşuyla Aramdaki Engeller

Koşmak Üzerine Notlar yazısının ikinci bölümü.

Koşmayı ne kadar seversem seveyim, koşarken çocukluğumdaki gibi sadece düşmemeyi başarmaktan daha fazla dikkatli olmam gerekiyor.

Mayıs ayında bir öğlen, baş dönmesi, daha doğrusu "fenalaşma" şikeyetiyle şirket doktoruna gittim. Tansiyon, kan şekeri gibi ilk bakılacak konulara bakıldı ve dikkat çekici bir veriye rastlanmadı ancak kendime de gelemedim bir türlü. O hafta bu fenalaşma hali tekrar edince, hastaneye giderek kapsamlı bir muayeneden geçmeye karar verdim. Yakın zamanda Koç Spor Şenliği'nde Tofaş basketbol takımında oynarken bir antreman sırasında da nabzım 200'lere çıkmış, kısa sürede normale dönmesine rağmen koçu ve beni tedirgin etmişti. Ailemde hem anne, hem de baba tarafından kalp hastalığını miras olarak edinmiş biri olarak ilk önce kalp doktoruna göründüm. Eforlu elektro adlı, ailemde by-pass operasyonu geçiren bir çok kişiden bildiğim eziyetle de tanışmam böyle gerçekleşti. Kan, idrar testleri, hatta nöroloji muayenesinden de geçtim ama bir soruna rastlanmadı. bu kontrollerden çıkan tek sürpriz şuydu: kaka kolestrolüm sınır seviyeye yaklaşmıştı.

Kendimi hala genç olarak gördüğüm için kolestrol sorunu yaşama ihtimali bir anda beni sarstı ve o zamandan veri beslenmeme ve egzersizlerime büyük dikkat gösterdim. Haziran ayında şirketin spor odasında yeniden başladığım düzenli ve sık egzersizlerle, 1 ay içinde %23 olan yağ oranımı %18'e, daha sonraki ay da %13'e düşürmeyi başardım. Bu arada kilo kaybımı da kontrol ederek zayıflamadan yağ yakmayı -hayatımda ilk defa- başardım.

Fakat kardiyo çalışmalarını yaparken kalp doktorunun da ısrarla önerdiği şekilde, 160'lara çıkmayı falan düşünmeden, 130'larda bir nabızla koşu yapmaya çalıştım uzun süre.

Özetle, ilk sorunum, nabzımı çok yükseltmeden uzun bir aralıkta koşabilmeyi başarmak. Bunun için de gerçekten ciddi bir süreçte uzun mesafeye geçebildim. Uzun bir süre sadece 20 dakika koşabiliyordum, o da oldukça yavaş bir hızda.

Gelelim ikinci derdime; üniversite yıllarında hatalı ayarlanmış bir kayak bağının, düşe kalka kaydığım bol karda kayakları ayağımdan hiç çıkarmaması üzerine dizlerimde başlayan bir ağrı ve muayenede ortaya çıkan üzücü sonuç: çapraz bağların kopması.

Her iki dizimde de bağlarım 10 yıla yakın bir süredir sorunlu. Düzenli çalışmalarla, günlük hayatta bu sakatlığı hissetmemeyi başardım, ancak 15 km aralıksız koşmak, dizler için gerçekten de oldukça zorlayıcı olabiliyor.

Kondisyonumu toparladığımda, yani 1,5 saat boyunca koşabilecek duruma geldiğimde bu defa dizlerimi koruyarak koşma eğitimi başlıyor. Enerjimin seviyesi ne olursa olsun, koşu sırasında dizlerimden birisi kitleniverdi mi, ne yaparsam yapayım koşmaya devam edemiyorum. Dizim bir sopa gibi durmak, kesinlikle bükülmemek için bana her türlü acıyı hissettiriyor ki, ben de durup onu dinlendireyim.

Dizleri 15 km koşuya hazırlarken, antreman aralıkları, türleri, süresi çok önemli, ama en önemlisi insanın kendi bedenini dinlemesi. Dizlerim bana sinyal gönderdiği anda kendimi ne kadar motive hissediyor olursam olayım, antremanı orada bitiriyorum. Böylece dizler de yavaş yavaş daha uzun süreleri ve mesafeleri çıkartabilir duruma gelmeye başlıyorlar.

Geçen yıl 15 km mesafeyi sorunsuz bir şekilde 1 saat 25 dakikada koştuğumda dizlerimde hiç bir sorun olmamıştı, ancak şu anda antremanlarımda henüz 10 km bile koşamıyorum. Yine de geldiğim nokta umutlanmam için yeterli. 1 aydan uzun bir zamanım var ve kendime iyi bakıyor, geçen yıldan da daha sık antreman yapabiliyorum. Umarım 17 Ekim günü de ne olursa olsun koşuyu bitirebilecek kadar düzdün çalışacak dizlerim.

Koşmak Üzerine Notlar

Geçen yıl da bir özet yazarak başlamıştım Avrasya hikayesine ancak oldukça kısa bir giriş olmuştu, aynı yazının derinleştirilmiş versiyonuna hoş geldiniz.

Geçen yıl Avrasya'da ilk defa 15 km koşarak kent koşuları maceramı başlatmış olmuştum. Bu yıl da kaydımı yaptım ve 17 Ekim'de koşulacak olan Avrasya Maratonu'nda 15 km koşacağım yine.

Koşmakla ilgili ilk anılarım, evimizin arka bahçesinde -ki bir apartmanın arka bahçesi için epey geniş sayılırdı- 5-6 yaşındayken her koşuşumda düşmem ve dizlerimi kanatmamdır. Neyseki ergenliğe girince bacaklarım öyle bir kıllandı ki, dizlerimdeki orta dünya atlası görülmez oldu.

İlkokul ve ortaokulda hızlı koşmak çok önemsediğim bir şeydi. Özellikle ilkokulda yaptığımız koşu yarışlarında birinci olmak çok önemliydi. İki oğlan çocuğunun bir takım oluşturduğu "atçılık" oyunumuzda birimiz diğerinin önlüğünün arkasını tutar ve bu şekilde ikili olarak yarışlar yapardık. İlter'le ve Gürkan'la kurduğumuz ekipler çok hızlıydı ama en efsane atçılık partnerim sanırım Özden'di.

Ortaokulda hayatımıza basketbolun girmesiyle koşu, futbol ya da basketbolda yeteneği olmayanların yaptığı bir spor gibi görünmeye başladı ve gözümüzde önemi azaldı, bir istisnayla; yılda sadece bir kaç beden eğitimi dersimizde yaptığımız kır koşularında. Bu koşularda okulun kent dışında olmasının da avantajıyla, sınıf olarak dağ bayır aşıp, köyler içinden geçip, eski adıyla Orduzu, yeni adıyla Pınarbaşı adlı baraj gölü yanındaki mesire yerine ulaşırdık. Orada biraz takılıp dinlendikten sonra, geri dönüş koşusu başlardı ama bu defa sınıf olarak birlikte koşmaz, bunun yerine herkesin kendi temposun koşmasına, daha doğrusu yarışmamıza izin verilirdi. Cross-country dendiğini o zaman biliyor muyduk emin değilim ama bu koşularda hırsım ve testosteronum tavan yapar, ne yapıp edip tüm gücümü kullanarak ilk 3 içinde -çoğu zaman birinci- olmayı başarırdım.

Üniversite, sigara ve alkolün, sınav stresi yıllarının ardından göt yayma evresiyle birleşmesiyle sporun bir anda hayatımdan çıktığı, kilo alıp hımbıllaşmaya başladığım dönem oldu. Bir şekilde okul bitmeden sigarayı bırakmayı (2 yıl sürecek bir bırakma) başardığımda da döndüğüm ilk spor, çocukken de yaptığım ilk spor oldu: koşmak. Bilkent'in Bahar Koşusu adlı cross-country koşusuna hazırlandım. Bunun için haftada 3-4 kere evin dışında, Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nün Çankaya Caddesi sınırında gidip gereler tamamladığım 8 km'lik bir parkuru koşuyordum. Sonunda bahar koşusunda 600'ü aşkın katılımcı arasında 57. olmayı başardım. Güzel bir histi.

2005'te ikinci defa -bu sefer kalıcı olarak- sigarayı bıraktım. O zamandan beri de spor düzensiz de olsa hep hayatımda. Spor salonunda fitness ve ağırlık çalışmaları, şirket takımlarında basketbol ve nihayet geçen yıl hayatıma giren Avrasya Maratonu ile uzun mesafe koşular.

Bir sonraki yazımda, karşıma engel olarak çıkan konuları özetleyeceğim. Daha sonra da bu yılki hazırlıklarımı anlatmaya başlıyorum.

18 Ekim 2009 Pazar

31. Avrasya Maratonu Tamamlandı

Zayıf hazırlık sürecimden bahsetmiştim. Bitirebileceğime bile emin değilken bu kadar keyifli geçmesi gerçekten sürpriz oldu.

15km ve maraton startında üstümde sadece kafamdan geçirdiğim kalın çöp poşetiyle sıcak kalmaya çalışırken İtalyanların, İspanyolların, Almanların ve daha bir sürü memleketten insanların bizimkilerle birlikte heyecanını yaşamak çok güzeldi. Startla birlikte yağmurun durması da çok güzel bir gelişmeydi. Minik ayakkabılarım epey su aldı ama en azından gözüme su kaçarken koşmak zorunda kalmadım.

Yarışın başlarında köprünün bitmek bilmez düzlüğünde koşarken sürekli tempomu sabit tutma ve aşırı zorlamadan dizlerimdeki sakatlığı uyandırmamaya konsantreydim. Avrupa tarafındaki ilk ayrımdan Yıldız'a çıkış rampası sandığım kadar yormadı. Oradan, Barbaros'tan Beşiktaş sahile iniş daha zor geldi bana. Beşiktaş'a inince ilk sularımızı aldık. Biraz sonra Dolmabahçe civarında spor hocam Osman'ın yanında bekleyen karıcığımı da görünce çok duygulandım. Sabah Aygül'ü uyandırmadan çıkmıştım, kalkıp beni desteklemeye gelmesi çok güzel bir sürprizdi.


Aygül'den aldığım gazla Eminönüne kadar oldukça rahat bir tempoyla, hatta gittikçe hızlanarak gittim. Eminönü civarlarında güneş açmaya başladı. Bunun iyi olacağını sanmıştım ama hem buharlaşma, hem de göze giren güneş motivasyonumu biraz düşürdü. Fakat aynı yerlerde tempomu da arttırmaya başladım. Son 5km'ye girdiğimdeki derecem ve bitirişteki dereceme bakınca da bu görülüyor: 10km geçilirken 1018. sıradayken yarışı 907. olarak bitirmeyi başardım. (Toplam 1776 erkek koşucu tamamlamış 15km etabını)

Fakat bu son bölümdeki tempo arttırışını bir de bana sorun! Özellikle Saray Burnu tarafından Gülhane Parkı içinden At Meydanı'na çıktığımız son rampada nefes alış verişim inanılmaz sıklaştı, ayaklarımdaki acı iyice arttı.

Ara ara yerlerde tezahürat yapan -çoğunluğu yabancı- insanlar son düzlükte parkurun sağ ve solunu doldurmuşlardı. Bir çok kişiyle gülümseyerek göz göze geldim burada. Hiç tanımadığınız insanları bir şeyi başarmaları için desteklemek güzel bir duygu.

Yarış bittiğinde bir süre yerimde zıplamaya devam ettim. Sonra madalya ve hatıraların dağıtıldığı poşetlerimizi minibüs camlarına akın ederek kapıştık.

Yarıştan yaklaşık 2 saat sonra Aygül'le geç kahvaltımızı yapmaktayken ona heyecanlı bir çocuğun izci kampını anlatışı gibi yarışın tüm detaylarını anlatırken yakaladım kendimi. O anda kesinlikle emin oldum; hayatımdaki en keyifli deneyimlerden biriydi Avrasya Maratonu.

Veriler:

14 Ekim 2009 Çarşamba

Avrasya'ya Dört Gün Kala

Eylül'de ayrı ayrı iki haftayı tatilde geçirmek antrenmanlarımı aksatmama ve yediğim gözlemeleri pideler, formumun bozulmasına yol açtı. Maratona (15km) 1 hafta kala antrenmanları sıkılaştırmıştım ki açıkhava koşularında sağ ayağımın tabanında bir bölge su topladı. Daha sonra da bantta sol dizimdeki sakatlık nüksetti.

2 günlük bir dinlenmeden sonra bugün yine salondaydım. Bantta 15km'yi tamamladım. Arada 10 dakikalık bir süreyi de eğim ayarını 7.0'ye alıp koştum. Tarif edemeyeceğim bir yorgunluk yaşadım. Lisede basketbol antrenmanlarında böyle haşat olmuştum en son. Sonra eve yürürken yere yıkılacak kadar ağrıdı bacaklarım. Yıkılmadan ulaştım eve. Hasta karım karnımı doyurdu, şimdi oturmanın, yatmanın ne kadar keyifli olabileceğini tüm benliğimle hissederek kitap okumaya gidiyorum.

Pazar günü köprü üstünde rüzgar, hafif serin bir hava çok ciddi bir rampa bekliyor olacak beni. Parkur detaylarını buradan inceleyebiliriniz.

23 Ağustos 2009 Pazar

Avrasya

Yeniden koşmaya başladım. 1 yıldan uzun süredir hamster misali bant üzerinde zıplıyorum. Son 2 aydır da arada bir Maçka Parkı'nda koşuyorum Cumartesi sabahları.

Spor salonumun gazıyla Avrasya koşusuna katılmaya karar verdim. Avrasya denilen koşunun 3 farklı kategorisi varmış: Maraton, 15km ve Halk Koşusu. Ben 15km koşuda mücadele edeceğim.

Antrenmanlara bu hafta başladım. Öncelikle biraz yoğun sayılabilecek ağırlık çalışmalarımın sonundaki koşu bantı süremi 40 dakikaya çıkardım.

Çarşamba günü ilk antrenmanımda 7km kadar koştum ve 15km'yi çıkartıp çıkartamayacağım konusunda şüpheler oluştu kafamda. Cuma günü bir miktar daha kastım ve 60 dakika boyunca toplam 9km koştum (ortalama hızımı tahmin edin haydi). 60 dakika sonunda kendimi hala zinde hissettiğim için Avrasya konusunda moralim yerine geldi.

Bugün de interval (aralık?) antrenmanına başladım. 2 dakika 9km/s hızda koştuktan sonra 1 dakika 11 km/s hızda koşup sonra tekrar 9km/s hıza inmek şeklinde özetleyebileceğim bu çalışmada, anlattığım iniş-çıkıştan tam 17 tane yapıp 1 saat içinde 9,5km koşmayı başardım.

Avrasya koşusu 15 Ekim'de. O zamana kadar banttan çıkıp açıkhavada 1 saat ve üzerinde hızlı tempo koşmayı başarmam lazım bir kaç hafta içinde. Bu arada en önemli sınırlayıcılarım; her iki dizimde de çapraz bağlarda kayak ve türlü sporlara bağlı ciddi sakatlıklar olması. Bu yüzden koşma sürelerimi kademeli arttırmak zorundayım. Bir sakatlık tekrarlamasında tüm hayallerim suya gidebilir. Sonraki antrenman ve sürelerimi buraya yazmaya niyetliyim.

Avrasya Maratonu:
http://www.istanbulmarathon.org/