17 Mayıs 2007 Perşembe
15 Nisan 2007 Pazar
Ihlamur Kasrı'nda Bir Sürpriz
Üç dört hafta önce bir pazar sabahı gazete almaya çıkmışken evimizden iki adım uzaklıkta olan Ihlamur Kasrı'na hayatımda ilk defa bir gireyim dedim. Giriş ücreti 1 lira gibi bir şeydi, benim yanımdaki en küçük banknot 10 liraydı. Niye böyle ayrıntıları hatırladığımı bilmiyorum. Cebimde şıngır şıngır bozuk paralarla parkın içlerine doğru ilerlerken çok şaşırtıcı bir alan gördüm.
Böyle yüksekte duran bir alan, şahane bir şekilde çimlendirilmiş ve ortasında da eski bir şadırvan duruyor. Bu eski kuş yalaklarına şadırvan mı deniyordu? Neyse. Tüm simetri beni oldukça etkiledi doğrusu. Yaklaşarak fotoğraf çekmeye başladım.
Fakat, o da nesi?! Bu çim değil plastik bir halıymış. Absürditede son nokta.
28 Mart 2007 Çarşamba
27 Mart 2007 Salı
Almanya Seyahati 2
Atatürk Havalimanı Maximum Lounge

Almanya için pasaport kontrolünden geçerken yaşadıklarımı blog yazısı yazmam uğursuz geldi, Almanya'ya girişte de fazla uygun vizem gereksizce uzun incelendi.
Hannover'e indiğimiz andan itibaren mükemmel bir bahar havası bizimleydi.

Ekstra Turizm adlı seyahat acentasının görevlileri bizi yeni model bir Mercedes-Benz S350 ile karşılayınca kalacağımız ev de şato falan olur diye tahmin ettim ama Filistin'li iki kardeşin dairesi, mütevazı bir oğrenci evinden daha fazla olanak sunmuyordu bize. Evin en güzel tarafı neredeyse tüm eşya ve mobilyaların Ikea'dan alınmış olması ve İnci'yle benim bu eşyalara fazlasıyla aşinalık duymamızdı.
Akşamüstü kentin değişik, huzurllu ritmi insanı rahatlatıyordu.

Sokakta ışıklandırılmış cam tuğla banklar.

CeBIT'in yapıldığı Messe fuar alanına tek metroyla gidebiliyorduk ve durak da burnumuzun dibindeydi. Hannover merkeze ise yürüyerek 20-30 dakika mesafedeydik ve hiç taksiye binmeyip bol bol antrenman yaptık. Hannover ufak, sakin ve şirin bir kent. Fazlasıyla derli toplu, yardımsever Türklerle dolu. Örneğin gittiğimiz çok methedilen bir İtalyan lokantasında çalışan Türk kızı garsonumuz, aynı lokantanın mutfağında çalışan diğer Türklerden selamlar getirerek sundu şahane yemeklerimizi. Bir çok dükkanda da kendi kendimize sorduğumuz sorulara kulak kabartıp cevap veren ya da Türk olduğumuzu daha biz konuşmaya başlamadan önce anlayıp bize yardım etmeye koyulan sevimli Hannover Türklerine buradan sevgiler...
Messe kulesi.

Açılıştan kısa bir süre önce koridorlara serilecek halılar hala sıralarını bekliyor.

Fuar alanı gerçekten de devasa bir büyüklükteydi. Tüm o hummalı çalışmalar, insanı fevkalade şaşırtan hızda kuruluveren standlar, arkaplanda kusursuz işleyen altyapı etkileyiciydi. Öte yandan CeBIT'in eski heyecanı kalmamış biz son kullanıcılar için, o da ayrı bir gerçek. Artık en büyük standlar Telekom şirketlerinin ya da bizim adını bile bilmediğimiz bazı teknoloji şirketlerinin.
Kuzey girişindeki bayrak direkleri.

Bizim standın yer aldığı hol.

Hannover'e gelmişken bol bol domuz sosisi yiyip koca koca bardaklarda biralarımızı da içmeyi ihmal letmedik tabii ki. Özellikle son akşam yemeğimizi yediğimiz ve fuarın açılışından bir gün önce olduğu için tıka basa Tayvanlı dolu olan Beergarten'da nefis bölgesel baharatlı sosisler yedik ve lıkır lıkır da bira içtik.
İnci'yle biralarımızı devirirken.

Dört günün sonunda işimizi güzel ve doğru bir şekilde yapmış olmanın tatmini ve sürekli yürümenin verdiği yorgunlukla bitkin bir şekilde ülkemize döndük. Dönüş yolunda yedi şişe içki taşıyarak ayrı bir rekora imza attığım seyahat oldu bu aynı zamanda. Bir de şunu çok iyi öğrendik; Almanya'da yabancı dil bilmeye gerek yok, metro bileti otomatlarında bile Almanca, İngilizce ve Fransızca'nın yanında dördüncü dil olarak Türkçe seçeneği var çünkü!
Batı çıkışından ulaştığımız metro durağında akşam sıkıntısından sanata vurdum kendimi.

Üçüncü günün sonunda bu haldeydim ve fotoyu çekerken gayet normal göründüğümü zannediyordum.
Almanya için pasaport kontrolünden geçerken yaşadıklarımı blog yazısı yazmam uğursuz geldi, Almanya'ya girişte de fazla uygun vizem gereksizce uzun incelendi.
Hannover'e indiğimiz andan itibaren mükemmel bir bahar havası bizimleydi.
Ekstra Turizm adlı seyahat acentasının görevlileri bizi yeni model bir Mercedes-Benz S350 ile karşılayınca kalacağımız ev de şato falan olur diye tahmin ettim ama Filistin'li iki kardeşin dairesi, mütevazı bir oğrenci evinden daha fazla olanak sunmuyordu bize. Evin en güzel tarafı neredeyse tüm eşya ve mobilyaların Ikea'dan alınmış olması ve İnci'yle benim bu eşyalara fazlasıyla aşinalık duymamızdı.
Akşamüstü kentin değişik, huzurllu ritmi insanı rahatlatıyordu.
Sokakta ışıklandırılmış cam tuğla banklar.
CeBIT'in yapıldığı Messe fuar alanına tek metroyla gidebiliyorduk ve durak da burnumuzun dibindeydi. Hannover merkeze ise yürüyerek 20-30 dakika mesafedeydik ve hiç taksiye binmeyip bol bol antrenman yaptık. Hannover ufak, sakin ve şirin bir kent. Fazlasıyla derli toplu, yardımsever Türklerle dolu. Örneğin gittiğimiz çok methedilen bir İtalyan lokantasında çalışan Türk kızı garsonumuz, aynı lokantanın mutfağında çalışan diğer Türklerden selamlar getirerek sundu şahane yemeklerimizi. Bir çok dükkanda da kendi kendimize sorduğumuz sorulara kulak kabartıp cevap veren ya da Türk olduğumuzu daha biz konuşmaya başlamadan önce anlayıp bize yardım etmeye koyulan sevimli Hannover Türklerine buradan sevgiler...
Messe kulesi.
Açılıştan kısa bir süre önce koridorlara serilecek halılar hala sıralarını bekliyor.
Fuar alanı gerçekten de devasa bir büyüklükteydi. Tüm o hummalı çalışmalar, insanı fevkalade şaşırtan hızda kuruluveren standlar, arkaplanda kusursuz işleyen altyapı etkileyiciydi. Öte yandan CeBIT'in eski heyecanı kalmamış biz son kullanıcılar için, o da ayrı bir gerçek. Artık en büyük standlar Telekom şirketlerinin ya da bizim adını bile bilmediğimiz bazı teknoloji şirketlerinin.
Kuzey girişindeki bayrak direkleri.
Bizim standın yer aldığı hol.
Hannover'e gelmişken bol bol domuz sosisi yiyip koca koca bardaklarda biralarımızı da içmeyi ihmal letmedik tabii ki. Özellikle son akşam yemeğimizi yediğimiz ve fuarın açılışından bir gün önce olduğu için tıka basa Tayvanlı dolu olan Beergarten'da nefis bölgesel baharatlı sosisler yedik ve lıkır lıkır da bira içtik.
İnci'yle biralarımızı devirirken.
Dört günün sonunda işimizi güzel ve doğru bir şekilde yapmış olmanın tatmini ve sürekli yürümenin verdiği yorgunlukla bitkin bir şekilde ülkemize döndük. Dönüş yolunda yedi şişe içki taşıyarak ayrı bir rekora imza attığım seyahat oldu bu aynı zamanda. Bir de şunu çok iyi öğrendik; Almanya'da yabancı dil bilmeye gerek yok, metro bileti otomatlarında bile Almanca, İngilizce ve Fransızca'nın yanında dördüncü dil olarak Türkçe seçeneği var çünkü!
Batı çıkışından ulaştığımız metro durağında akşam sıkıntısından sanata vurdum kendimi.
Üçüncü günün sonunda bu haldeydim ve fotoyu çekerken gayet normal göründüğümü zannediyordum.
21 Mart 2007 Çarşamba
12 Mart 2007 Pazartesi
Almanya Seyahati 1
Müşterilerimden AirTies'ın CeBIT 2007 Hannover'deki standının kurulumuyla ilgilenmek için Hannover'e gidiyorum. Bu yazıyı da Atatürk Havalimanı'ndan yazıyorum. Şunu unutmadan yazmak için internetteyim şu anda:
Pasaport kontrolündeyim. Sıra bana geldi ve memur beye pasaportumu ve biniş kartımı uzattım. Geçen ayki İtalya seyahati sırasında aldığım 90 günlük Schengen vizesi geçerliliğini koruduğu için Almanya için ayrıca vize almamıştım. Memur beyin bir miktar kafasının karışmasına sebep oldu bu: "Niye İtalya'dan aldın vizeyi?"
Geçen ay İtalya'ya giderken aldığım vize olduğunu söyledikten sonra da muhtemelen kendi kafa karışıklığını örtbas etmek için bu defa kimliğimi göstermemi rica etti. Elinde tuttuğu pasaportun tüm dünyada kabul gören bir kimlik olması yeterli değildi elbette, ehliyetimi de verdim. Nüfus cüzdanımı sordu. Yanımda olmadığını öğrenince elindeki belgeleri inceleyip şu sonuca karar verdi: "Hiç 30 yaşında göstermiyorsun"
Ben "Maaşallah deyin" diye cevap verdim ve gülümsedim. Daha doğrusu müşterilerimle konuşurken kendimi motive etmek için kullandığım meditasyon gülümsemesini takındım. O sırada kontuara bir memur daha gelmişti, bizimki hemen atıldı; "Mesut, sen de bak allahaşkına, hiç 30 yaşında duruyor mu?" Sonra da benim eğlenmeme şaşırıp "pasaport sırasından böyle keyifle geçen de olmamıştır" diye yaptı bitirişi. İnsanlara işlerini yaptırmak galiba benim mesleğimin tanımı. Bu arada genç göstermemin sırrı olarak da mutllu evliliğimi gerekçe göstererek bir son dakika golü attım istemeden sanırım. En iyi intikam iyi yaşamaktır. İyi yolculuklar Settar.
Pasaport kontrolündeyim. Sıra bana geldi ve memur beye pasaportumu ve biniş kartımı uzattım. Geçen ayki İtalya seyahati sırasında aldığım 90 günlük Schengen vizesi geçerliliğini koruduğu için Almanya için ayrıca vize almamıştım. Memur beyin bir miktar kafasının karışmasına sebep oldu bu: "Niye İtalya'dan aldın vizeyi?"
Geçen ay İtalya'ya giderken aldığım vize olduğunu söyledikten sonra da muhtemelen kendi kafa karışıklığını örtbas etmek için bu defa kimliğimi göstermemi rica etti. Elinde tuttuğu pasaportun tüm dünyada kabul gören bir kimlik olması yeterli değildi elbette, ehliyetimi de verdim. Nüfus cüzdanımı sordu. Yanımda olmadığını öğrenince elindeki belgeleri inceleyip şu sonuca karar verdi: "Hiç 30 yaşında göstermiyorsun"
Ben "Maaşallah deyin" diye cevap verdim ve gülümsedim. Daha doğrusu müşterilerimle konuşurken kendimi motive etmek için kullandığım meditasyon gülümsemesini takındım. O sırada kontuara bir memur daha gelmişti, bizimki hemen atıldı; "Mesut, sen de bak allahaşkına, hiç 30 yaşında duruyor mu?" Sonra da benim eğlenmeme şaşırıp "pasaport sırasından böyle keyifle geçen de olmamıştır" diye yaptı bitirişi. İnsanlara işlerini yaptırmak galiba benim mesleğimin tanımı. Bu arada genç göstermemin sırrı olarak da mutllu evliliğimi gerekçe göstererek bir son dakika golü attım istemeden sanırım. En iyi intikam iyi yaşamaktır. İyi yolculuklar Settar.
7 Mart 2007 Çarşamba
25 Şubat 2007 Pazar
Cafe Net Programındaki Röportajımın tamamı
Elif'ciğimiz sağolsun Skytürk'te yayınlanan Cafe Net programının tamamını kaydederek Google Video'ya aktarmış. Buyrun izleyin ne cevherler yumurtlamışım.
Bigumigu 1.500'ün üzerinde üyesi ve her gün artan ziyaretçileriyle bizi bile şaşırtan bir büyüklüğe ulaştı.
Bigumigu 1.500'ün üzerinde üyesi ve her gün artan ziyaretçileriyle bizi bile şaşırtan bir büyüklüğe ulaştı.
23 Şubat 2007 Cuma
Bigumigu Skytürk'te 2 - Settar'ın röportajı
24.02.2007 Cumartesi
08:10, 22:40
25.02.2007 Pazar
10:10, 15:20
Skytürk Cafe Net programında Bigumigu'yla ilgili röportajımın izlenebileceği saatler.
08:10, 22:40
25.02.2007 Pazar
10:10, 15:20
Skytürk Cafe Net programında Bigumigu'yla ilgili röportajımın izlenebileceği saatler.
19 Şubat 2007 Pazartesi
İtalya
Sabah 5'te kalkıp patronun evine gittim. Şoförü ikimizi de oradan aldı ve 6'da Atatürk Havalimanı'ndaydık. Hayatımın en hızlı çekinini yapıp, ardından da en hızlı güvenlik kontrolünden geçtikten sonra 6.15'te uçuş için hazırdık ve uçuş 8'deydi. Starbucks'ın içilebilecek tek kahvesini, günün filtre kahvesini içip biraz dergi ve gazete karıştırdım. Bu arada yolculuğumuz boyunca bizimle olacak olan müşterilerimizle de muhebbete koyulduk.
Uçağa bindiğimizde memnundum. Koridorda oturuyordum ve koridor tarafında oturmayı severim. Milano'ya inene kadar çok az uyuyup daha çok yanımdaki Wired'ı okudum. Joost'la ilgili 6 sayfalık sağlam bir makale vardı. Milano'ya indiğimizde patron bir tasarımcı dostunun geçen sene Milano Design Week için havalimanına indiklerinde yaptığı espriyi hatırlattı: Welcome to Bulgaria. Biraz basık bir havalimanı gerçekten de. Benim de iyi anılarım yok burada.

Milano'dan Torino'ya -niye Turin deniyor buraya?- geçtiğimiz minibüsün içinde lise yıllarını ve okul servislerimizi hatırladım. Servisin içinde de yerimde oturmaktan sıkılınca arkamı döner, dizlerimin üstünde koltuğa ters oturup arkadakilere laf yetiştirirdim. 1,5 saatlik Torino yolculuğumuzda da bu pozisyonda müşterimizle muhabbet ettim.

Turin Palace oteli eski ve şık bir otelmiş. Girişin yanındaki ana alanı bir müze galerisi gibiydi. Niye fotoğrafını çekmediysem artık? Otel odası da eski ve sakindi. Sevmedim çok odayı. Banyosunda bir ince ruh vardı ama. Beni böyle alıp da çok eski zamanlara götüren...

Armando Testa İtalya'nın en büyük ajansı. Avrupa'da bir çok büyük kentte şubeleri var ama merkezleri Torino'da. Büyük ve şık bir binaları ve ilginç bir lobileri var. Buradan hareket ettiğimiz Fiat Auto binası ise muhtemelen tüm Torino'daki en görkemli kurumsal bina. Büyükçe bir caddenin başında adeta eski çağlardan bir katedral ya da saray gibi yükselen dev kutu yaklaşık 100 yıllık ve endüstri devriminin, çeliğin işlenmesinin, seri üretim çağının başlamasının bir simgesi olarak dikiliyor. Proporsiyonu kafanızda canlandırmanız için bir bilgi: bizim ajansın tamamının kapladığı alanın 8 katı kadar bir lobiye sahip.


Toplantılar uzun fakat keyifliydi. Çıktığımızda akşam olmuştu ve Lancia Design Tour Italy gibi bir adı olan gezici sergiyi gezdik. Sergiden iki not: Aygül'ün Momo Design kaskının turuncusu burada, bir de benim kuşak ve biraz daha üstünden olup da üstten sallanan şu koltuğa bakarak "Emanuel" demeyecek bir babayiğit var mı?




Hemen ardından da yan taraftaki Motor Village da denen Mirafiori'ye, muhtemelen Fiat Auto'nun en büyük sergi salonuna bir uğradık. Dünyanın en güzel otomobili olan Alfa Romeo 8C Competizione'nin cabrio versiyonunu da gördüm burada. Karnım deli gibi acıkmıştı ve bu konuda yalnız değildim. Ganbar ya da Genbar adlı bir kafe-bara uğradık önce. Birer aperatif aldık -ben öglen içtiğime benzer bir beyaz şarap-. Sonra da yemek için Monferrato adlı müthiş lokantaya gittik ve masamıza yerleştik. Yediğim şeyleri ve içtiğimiz şarapları da not almıştım ama buradan yazmak çok acımasızlık olabilir diye onları kendime saklıyorum. Yemeğin en kısa özeti: mükemmeldi.


İki haftalık bir salata-sebze diyetinden sonra yenen bunca yemek ve içilen içkiler gece rahat bir uyku uyutmadılar. Sabahın köründe Milano'ya yola koyulduk. Havalimanında kahvaltı ve Duty Free mağazasından küçük bir alışverişten sonra uçak ve geri dönüş. Bu defa koridorda değilim, biraz sıkıntılıyım.

Tüm seyahatin en keyifli anı: Fiat Auto binasının kocaman bir toplantı odasındayız. Armando Testa ve Lancia'nın üst düzey yöneticileriyle birlikteyiz. Bizim ajansın genel müdürü şu anektodu aktarıyor; Yalçın'ın dedesi Malatya'ya otomobili ilk getiren kişiymiş ve o otomobil bir Fiat'mış. Dönüşte bunu babama anlatmak için sabırsızlanıyorum.

Dedem fotoğrafta en sağdaki
Uçağa bindiğimizde memnundum. Koridorda oturuyordum ve koridor tarafında oturmayı severim. Milano'ya inene kadar çok az uyuyup daha çok yanımdaki Wired'ı okudum. Joost'la ilgili 6 sayfalık sağlam bir makale vardı. Milano'ya indiğimizde patron bir tasarımcı dostunun geçen sene Milano Design Week için havalimanına indiklerinde yaptığı espriyi hatırlattı: Welcome to Bulgaria. Biraz basık bir havalimanı gerçekten de. Benim de iyi anılarım yok burada.

Milano'dan Torino'ya -niye Turin deniyor buraya?- geçtiğimiz minibüsün içinde lise yıllarını ve okul servislerimizi hatırladım. Servisin içinde de yerimde oturmaktan sıkılınca arkamı döner, dizlerimin üstünde koltuğa ters oturup arkadakilere laf yetiştirirdim. 1,5 saatlik Torino yolculuğumuzda da bu pozisyonda müşterimizle muhabbet ettim.

Turin Palace oteli eski ve şık bir otelmiş. Girişin yanındaki ana alanı bir müze galerisi gibiydi. Niye fotoğrafını çekmediysem artık? Otel odası da eski ve sakindi. Sevmedim çok odayı. Banyosunda bir ince ruh vardı ama. Beni böyle alıp da çok eski zamanlara götüren...

Armando Testa İtalya'nın en büyük ajansı. Avrupa'da bir çok büyük kentte şubeleri var ama merkezleri Torino'da. Büyük ve şık bir binaları ve ilginç bir lobileri var. Buradan hareket ettiğimiz Fiat Auto binası ise muhtemelen tüm Torino'daki en görkemli kurumsal bina. Büyükçe bir caddenin başında adeta eski çağlardan bir katedral ya da saray gibi yükselen dev kutu yaklaşık 100 yıllık ve endüstri devriminin, çeliğin işlenmesinin, seri üretim çağının başlamasının bir simgesi olarak dikiliyor. Proporsiyonu kafanızda canlandırmanız için bir bilgi: bizim ajansın tamamının kapladığı alanın 8 katı kadar bir lobiye sahip.


Toplantılar uzun fakat keyifliydi. Çıktığımızda akşam olmuştu ve Lancia Design Tour Italy gibi bir adı olan gezici sergiyi gezdik. Sergiden iki not: Aygül'ün Momo Design kaskının turuncusu burada, bir de benim kuşak ve biraz daha üstünden olup da üstten sallanan şu koltuğa bakarak "Emanuel" demeyecek bir babayiğit var mı?




Hemen ardından da yan taraftaki Motor Village da denen Mirafiori'ye, muhtemelen Fiat Auto'nun en büyük sergi salonuna bir uğradık. Dünyanın en güzel otomobili olan Alfa Romeo 8C Competizione'nin cabrio versiyonunu da gördüm burada. Karnım deli gibi acıkmıştı ve bu konuda yalnız değildim. Ganbar ya da Genbar adlı bir kafe-bara uğradık önce. Birer aperatif aldık -ben öglen içtiğime benzer bir beyaz şarap-. Sonra da yemek için Monferrato adlı müthiş lokantaya gittik ve masamıza yerleştik. Yediğim şeyleri ve içtiğimiz şarapları da not almıştım ama buradan yazmak çok acımasızlık olabilir diye onları kendime saklıyorum. Yemeğin en kısa özeti: mükemmeldi.


İki haftalık bir salata-sebze diyetinden sonra yenen bunca yemek ve içilen içkiler gece rahat bir uyku uyutmadılar. Sabahın köründe Milano'ya yola koyulduk. Havalimanında kahvaltı ve Duty Free mağazasından küçük bir alışverişten sonra uçak ve geri dönüş. Bu defa koridorda değilim, biraz sıkıntılıyım.

Tüm seyahatin en keyifli anı: Fiat Auto binasının kocaman bir toplantı odasındayız. Armando Testa ve Lancia'nın üst düzey yöneticileriyle birlikteyiz. Bizim ajansın genel müdürü şu anektodu aktarıyor; Yalçın'ın dedesi Malatya'ya otomobili ilk getiren kişiymiş ve o otomobil bir Fiat'mış. Dönüşte bunu babama anlatmak için sabırsızlanıyorum.

Dedem fotoğrafta en sağdaki
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

