29 Kasım 2012 Perşembe

Okullarda Tek Tip Giyim Zorunluluğunun Kalkması Üzerine

1977 doğumluyum, ilkokulu siyah önlükle Malatya'da Derme İlkokulu'nda okudum. Ben büyürken önlükle ilgili "kalkacakmış" tartışmaları da hep sürdü. Bugün apar topar bir şekilde, eğitim yılı ortasına denk gelen bir tarihte önlük zorunluluğu kaldırıldı. Bununla ilgili okuduğum bir çok yazı, konuya edinilmiş korkularla baktığı için bir derleme ve yorum da ben yapmak istiyorum.

Öncelikle sınıf ve gelir ayrımı konusundan başlayabiliriz. 1980'li yıllarda ben ilkokuldayken Malatya'da zaten alışveriş yapılabilecek mağaza ve marka sayısı oldukça sınırlıydı. Buna rağmen, önlüğün kumaşı, yakanın kalitesi, önlüğün ütüsü ve yakanın kolası gibi konular, bir çocuğa bakar bakmaz ailesinin gelir seviyesi ile ilgili fikir verebiliyordu. Şimdi çoğu yetişkin hatırlamıyor ya da hatırlamak istemiyor sanırım ama bir de ayakkabı konusu vardı. Özellikle spor ayakkabı modelleri, zaten çocuklar arasında gelir eşitsizliğinin asla ve asla bir önlükle örtbas edilemeyecek olmasının kanıtıydı. Kırtasiyelerde sadece 3 çeşit kalemtıraş satılan yıllarda, Almanya'daki amcaların getirdiği kalemtıraşlarla hava atılıyordu. Şunu kabul edelim, önlük hiçbir zaman gelir farklılığını ortadan kaldıran bir obje olmadı.

Serdar Kuzuloğlu bu konuda bir yazı yazdı ve kızının başından geçen bir hikaye etrafında çocukların serbest giyim konusunu nasıl abartıp suistimal edebileceklerini güzel bir şekilde örnekledi. Yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı oldukça samimi bir yazı yazan Serdar Kuzuloğlu'nun yazısının anafikrindeki sorunun tek tip giyim değil, özel okullar olduğunu düşünüyorum. Önlük varken de özel okullarda bambaşka bir ifade yarışı mevcuttu. Çocukların ev dışındaki dünya ile tanışırken yetersiz, eksik, farklı hissetmeleri bir önlükle çözülebilecek kadar basit bir sorun değil ne yazık ki. Önce şunu kabul etmek gerekiyor; gelir eşitsizliği varsa çocuk bunu öğrenecek. İkincil olarak da çocukların kendilerini ifade etmeleri için parayla satın alınan şeylerle sınırlı olmak zorunda olmamalarını onlara iyi bir şekilde geçirmek gerekiyor. Burada da hayat tarzlarımız bir engel teşkil ediyor. Ben marka düşkünü olmadığımı zannederken bile bunca markaya özenirken, aynı evde büyüttüğüm oğlumun bu algıdan mahrum yetişebileceğini nasıl düşünebilirim? Yetişkin romantizminde minik bireylerin kalplerinin kırılmaması için gerekli görünen önlük, dünyada varolan eşitsizliği çocuklardan sakladığımızı sanmamızın bir yolu olmasın sakın?

Önlük konusuna kararın kendisini değil, kararı alanların gizli ajandaları üzerinden bakmak durumu var bir de. Popülist köşe yazarlarından alıntı yapmaya niyetim yok. Onun yerine fikirlerini gayet makul bulduğum bir arkadaşımın, Alper Altunay'ın Facebook yazısından alıntı yapmayı tercih ediyorum:
"Tek tip bıyık ile heryerde kendini belli eden bir partinin, cocuklarimizin gercekte olmasa bile, egitimlerinin ilk yillarinda kendilerini esitmis gibi hissettirecek sekilde tek tip giydirilmelerine bu derece karsi olabileceklerini anlamakta gucluk cekiyorum. Temellerini din uzerine kuran bir parti, icraatlarının ozgurlukler uzerine kurulu oldugunu iddia edebilir mi? Diyelim oyle oldu, o ozgurluklerin sinirlarini insan akli ile mi, yoksa dinin kurallari uzerine mi ve hatta ulemanin gorusleri uzerine mi desenleyecegiz. Asil cevaplanmasi gereken temel mesele bu. Cocuklarin kiyafetlerindeki sinirlari degil, zihinlerindeki sinirlari neye gore yapilandiracagiz ya da yikacagiz?"
Alper dürüst bir şekilde konudan neden rahatsız olduğunu ifade ediyor. Burada yanlış bir şey yok ve düşünce sistemi de aslında oldukça mantkılı. Fakat bu alt metin okuma, gizli ajanda araştırma eksersizlerinde de serbest giyimin gerçekte iyi bir şey olup olmadığını tartışamadan "onlar yaptıysa kötüdür" gibi bir yere gitme riskimiz var. Ben öncelikle önlük /üniforma zorunluluğunun kalkmasını tartışmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Kendi görüşümü biraz daha netleştirmem gerekirse;

Üniforma, birey olmanın önündeki bir engeldir. Nasıl askerde üniforma içine giren yetişkin adamlar bir anda işleyebilme ihtimalleri olan insanlık suçlarına kolektif üniforma bilinci sayesinde yabancılaşabiliyorlarsa, bir çocuktan da öğretmenin anlattıklarını ezberlemesini değil, kendi düşünce yapısını olgunlaştırıp geliştirmesini bekliyorsak üniforma içinde bunu yapmasının ne kadar güç olduğunu anlamamız lazım. Öğrenci üniforması, genel bir öğrenci profilini, kim çizmiş olursa olsun bir çerçeveyi de dayatmak demektir çocuğun zihnine.

Üniforma giydirilen çocuk, anında bir hiyerarşinin parçası olduğunu anlar. Neyi yapıp neyi yapmayacağı kurallarla çok daha kolay aktarılır ona ve kuralları sorgulaması, neyin neden yapıldığını merak etmesi güçleşir. Toplumun kendisini Ahmet, Ayşe olarak kabul etmek yerine öğrenci diye bir tanımla sınıflandırdığını içselleştirir. Bu tanım aidiyeti de cemaat olmayı, teba olmayı kolaylaştırır. Bir yere ait olunmadan kendini ifade edemeyeceğini zanneden bireyler yetiştirmiş oluruz.

Artık okullarda karar alma mekanizmalarına bile öğrencilerin daha aktif bir şekilde dahil edilebilmesinin tartışıldığı zamanlardayız. Önlük zamanını doldurdu, ona nazik bir şekilde veda edelim ve önlükle gizlediğimizi sandığımız eşitsizliği içimize sindirebildiğimiz ölçüde çocuklarımıza anlatalım.

2 Eylül 2011 Cuma

Günlerin Getirdikleri: İş Kurduk

Burası kişisel blogum olduğuna göre, hayatımdaki değişiklikleri yazmak için buradan daha uygun bir ortam da olamaz herhalde.

 Dostumuz Engin Öztekin'in bir toplantıdan sonra çektiği fotoğraf aynı zamanda avatarım da oldu.

2010 önemli kararların yılı oldu. Aygül'le tanıştığımızdan beri oturduğumuz Nişantaşı-Topağacı'ndaki evimizden taşınmaya karar verdik önce. Bu kararı kesin olarak verdikten ve çok sevdiğimiz mahallemizde uzun bir süre ev bakındıktan sonra madem kirada oturmaya devam edeceğiz, o zaman tertemiz, kocaman, apaydınlık bir evde yaşayalım diyerek kentin merkezinden birazcık uzaklaşma konusunda anlaştık. Temmuz 2010'da Göktürk'te bir siteye taşındık. Umuyorum ki yeni evimizin kocaman ölçüleri ailemizin genişlemesi için de bir fırsat olacak.

2010'da aldığımız diğer önemli karar da karı koca birlikte çalışmak üzere kendi işimizi yapmak istediğimizdi. Yeni evin verdiği ilhamla da sonbaharda şekillenen iş modellerini düşünüp taşınıp belirli aşamalara getirdik ve yıl sonuna doğru ben Tofaş'a istifamı verdim, Aygül de dijital proje direktörlüğü yaptığı UltraRPM'den ayrılma kararını aldı.

Aygül şirket kuruluş evraklarını imzalarken.

2011 başında Bigumigu (Bilgisayar Reklam Tasarım Danışmanlık Hizmetleri) Limited Şirketi'ni kurduk. Şirketlerin özellikle pazarlama bölümlerine özel bir trend danışmanlığı modeli geliştirdik. Reklam-pazarlama sektörlerindeki tecrübelerimizi internet-sosyal medya tecrübelerimizle birleştirerek İletişim Trendleri Raporu adında bir ürün üzerinde çalışmaya başladık. Bunun için yıllarımızı verdiğimiz Bigumigu.com dışında bir site açtık (dışarıdan ziyarete kapalı) ve bu sitede sektör, mecra ve kategorilere göre sınıflandırdığımız yüzlerce yeni içeriği kayıt altına almaya başladık. İşimizle ilgili daha fazla bilgiyi bu sayfadan öğrenebilirsiniz: http://www.bigumigu.com/trend

Aygül'le ilk müşteri sunumumuz için bina girişinde beklerken. 

Henüz lansman aşamasındayken Avea'nın bizimle iletişime geçmesi en büyük şanslarımızdan birisi oldu ve Avea ilk müşterimiz olarak bizden aylık olarak iletişim trendleri danışmanlığı hizmetini almaya başladı. Bu arada şirketi kurmadan önce modellediğimiz bir çok çalışma yöntemini esnetmek, hatta değiştirmek zorunda kaldık. Bu açıdan ilk müşterimizin hizmetimizden faydalanma potansiyeli çok yüksek ve bizi sonuna kadar zorlayacak bir müşteri olması gerçekten büyük bir fırsat oldu bizim için. Böylece artık her ay çok daha iyi bir şekilde kalibre edebildiğimiz bir sunum yöntemi geliştirmeyi başardık.

Promoqube da bizimle erken temasa geçen kurumlardan birisi oldu. Sosyal medya kavramı henüz kıvılcımlanırken bu alanın öncü ajanslarından olmayı başarmış olan Promoqube da vizyonumuzun gelişmesinde büyük katkıda bulundu. Bir reklam ajansına trend sunumu yapmanın zorlayıcı tarafı içeriklerimizin arka planını çok daha derin araştırmamıza sebep oldu. İddiamız anlattığımız her sayfanın detaylı bilgilerine haiz olmaktı ve bununla ilgili yeni refleksler geliştirdik.

Tabii bazı sürprizlerle de karşılaştık. Şirketten para çıkarma konusu biraz zormuş, kendimize maaş bağladığımızda çok ciddi oranlarda Bağ-Kur pirimini cebimizden yatırmak zorunda olduğumuz için zaten azıcık olarak belirlediğimiz maaşlarımızın önemli bir bölümü Bağ-Kur'a gitti. Ayrıca şirket kuran dostlarımızın çok iyi bildiği gibi vergi dönemlerini de önden düşünerek şirket kasasını ona göre yönetmek gerektiğinden kimi zaman kazancımızla orantılı olmayan küçük paralarla yetinmek zorunda kaldık. Hala şirketin gelirlerini düzgün yönetmek adına aldığımız maaşları çok kontrollü bir şekilde arttırıyoruz. Neyse ki sabit giderlerimiz çok düşük olduğu için gelirleri arttırmak hevesimizle doğru orantılı ilerliyor.

İşe başlarken karı-koca çalışmanın zorlukları da pek çok kez hatırlatılmıştı Aygül'e de bana da. Tabii bundan 4 yıl önce kadar aynı şirkette yönetici olarak çalıştığımızda ikimiz de ne kadar zorluk yaşayabileceğimizi zaten deneyimlemiştik. Diğer yandan, Bigumigu'yu bir internet sitesi olarak yönetirken zaten zaman içinde kendiliğinden gelişmiş bazı iş bölümlerini sakince paylaşmış ve birbirimizin iş yapış şekillerine saygı göstermeyi de öğrenmiştik. Şirkette de bu modeli devam ettiriyoruz. Net bir iş ayrımı olmasa da, müşterilerle görüşmeleri benim yapmam, para-pul işlerini de Aygül'ün takip etmesi biraz doğal bir şekilde gelişti. Şimdi de sunum içeriklerini paslaşarak birlikte oluştursak da, sunumu son haline getirmek genellikle Aygül'ün işi. Müşteriye gittiğimizde sunumları da daha çok ben yapıyorum ama Aygül de mutlaka destek veriyor bana sunumlarda. Sonuçta hayatımı paylaştığım insanla iş yapmak başkalarıyla iş yapmaktan daha zor değil, çoğu zaman daha kolay. Bir de birlikte çalıştığınız insanın iş yapma ahlakına ve sorumluluk duygusuna hayran olduğunuzu hayal edin, aslında bu kadar güzel karı-koca çalışmak -çoğunlukla- bizim için.

Sık duyduğum bir başka soru da, ofis hayatından sonra böyle iki kişilik bir çalışma şeklinde canımın sıkılıp sıkılmadığı. Tabii ki ofisteki gibi sabahtan akşama kadar mavra-muhabbet ortamı yakalamak artık benim için mümkün değil. Diğer yandan artık ne zaman iş yapıyorum, ne zaman eğleniyorum konuları birbirlerinden daha ayrılmış durumda. Çalışırken kimseyle sosyalleşmek istemiyorum, çalışmıyorsam da zaten istediğim zaman istediğim yere gidebildiğim için aslında çok daha rahat bir hayat oldu bu diyebilirim. Yine de bu rahat hayatın daha az insanlı olduğunu hatırlatmak isterim, herkes bundan benim kadar zevk almayabilir.

Social Media Week sunumumuzdan hemen önce; Aygül o akşam Serdar Kuzuloğlu'nun Sosyal Medya programına da konuk oldu.

Şirketin kurulma süreci, Aygül'ün tam olarak bizim işimize kanalize olması derken faal şekilde çalışmaya başlayalı 6 ay oldu. Bu süre içinde Avea ve Promoqube dışında Ağaoğlu ve Efes de sürekli hizmet alan müşerilerimiz arasına katıldı. Ayrıca Okuyan Us Yayınevi ve Volvo ile de proje bazlı çalışmalarımız gerçekleşti. 1 Eylül'den itibaren Marketing Türkiye dergisinde Trendler ve Markalar adlı aylık köşemde pazarlama evrenini ilgilendiren tüm trendlerden bahseden yazılar yazmaya başlıyorum. Bu arada Şubat'ta gerçekleşen Social Media Week İstanbul etkinliğinin danışma kurulunda yer alıp etkinlikte 2 de oturum gerçekleştirdik.

Tüm hayallerim tatlı bir sırayla gerçekleşirken, bazı konulara yetişememek de işin olumsuz tarafı. Hala Carluvr.com'da yazmak istediğim şeyleri yazacak zamanı bulamıyorum. Tabii zaman bulamamanın aslında başka bir şeylerin, henüz çözümlenmemiş ya da adı konulmamış başka konuların üstüne örtülen bir bahane brandası olduğunun farkındayım, bu yüzden istediğim her şeyi yapacak zamanın olduğu bir hayat tarzına doğru evrilmeye devam edeceğim.

Müşteri ile toplantı öncesinde. 

En büyük hayalim en çok sevdiğim ve en iyi olduğum şeyi iş olarak yapmaktı. Aygül'ün fikirleriyle yaktığı ışıkla aydınlanan işimizle bu hayalim gerçek oldu. Türkiye'de iletişim sektöründe henüz pazarı olmayan bir alanda hem önde gelen markalara, hem de ajanslara hizmet verebilmek ayrıca çok gurur verici. Son olarak bir tavsiye soracak olursanız, iş kurmayı düşünüyorsanız çok soru sormayın, en önemli yanıtları siz biliyorsunuz zaten; kendinizi her zaman açıklık ve dürüstlükle dinleyin. İç sesiniz hep en yetkili danışmanınız olsun.

Avea ile anlaştığımızda bizimle İstanbul'da olan anne ve babamla kutlama yemeğine çıkarken. 

17 Ekim 2010 Pazar

Avrasya 2010 Sonucu



En büyük korkularımdan biri başıma geldi. 15 km koşunun ortasında, 8,5 km civarında, sol dizim arıza yaptı ve koşamaz hale geldim. Yarışın son 70-80 dakikasını hızlı bir yürüyüş temposunda topallayarak bitirdim. Şu anda kendime söz verdiğim şampanyamı içerek yazıyorum bunları, gün boyunca düşündüğüm şeyleri ve koşuyu aktarmaya çalışacağım.

Geceden epey erken tamamladım hazırlıklarımı ama heyecandan yine erken yatma planım suya düştü. Sabah 6'da kalktım. Yer fıstığı ve fındık ezmeli bir büyük dilim ekmekle kahvemi içtim, yanıma da bir muz aldım. Havanın güzel olacağını tahmin ediyordum ama yine de ne olur ne olmaz diyerek jumbo boy bir çöp poşetinin tepesini kafam geçecek kadar yırtıp yanıma aldım.

6.30'da evden çıktım, Taksim AKM'ye geldiğimde 7 civarıydı. AKM'nin yanındaki otoparka parkedip atletler için hazırlanmış otobüslerden bir tanesine binmem 10 dakika bile sürmedi. Yanımda getirdiğim muzu o sırada yedim. Köprünün Anadolu tarafına geldiğimizde hava iyice aydınlanmıştı ve gökyüzünde bulut görünmüyordu. Yine de sabah serinliği devam ettiği için çöp poşetimi kafamdan geçirip vücut ısımı kontrollü tutmak istedim. Evden çıkmadan önce 2 kere tuvalete çıkmıştım ama seyyar tuvaletleri de bir kez kullandım (bunları gereksiz detaylar olarak görmeyin, bu bilgileri ben daha önce hiçbir yerde okuyamadım, okuyabilseydim mutlu olurdum).

Geçen yılki gibi bu yıl da Türk kadar, belki daha çok yabancı sporcu vardı etrafta. Havanın açması birazcık moralimi bozdu. Yağmur koşarken sevmediğim bir şey ama güneşin de son düzlükte gözüme girmesinin performansımı düşürmesini istemiyordum ve güneş gözlüğüm yoktu.

Kendimi müthiş enerjik ve iyi hissediyordum. Rahat bir şekilde esneme hareketlerimi tamamladım. Uzun bir ısınma ve esneme süreci, bu tip bir spor aktivitesinden önce kas sorunları yaşamamak için çok önemli ve ben bu süreci gayet güzel atlattım. Startta epey önde yerimi alıp startın verilmesini beklemeye başladığımda starta daha 45 dakika vardı. Sanırım daha sonra patlayacak olan dizim için ilk sorun burada çıktı. Sakat dizlerimin sevmediği iki şey, çok uzun süre oturmak ve çok uzun süre ayakta durmak.

Startta önde yer almanın bir getirisi olarak belediye başkanımız Kadir Topbaş'ı ve elindeki start tabancasını yakından görebildim. Bu arada benimle birlikte öndeki sırada yer alan atletler arasında kısacık boyu, kocaman sakalı ve hiç bitmeyen muhabbetiyle 50 yaşlarında bir amca da vardı. Geçen yılki koşuda finişe 100 metre kala yerde takla atarken gördüğüm sakallı amcanın çakması sandığım bu beyefendi, meğer o taklacı amcanın ta kendisiymiş. Yarışın ortalarında ben topal güvercin olark sekerken amca yanımdan geçerken gördüm ki, gaza getirildikçe aralarda da habire takla atıyormuş kendisi.

Start verildiğinde konsantrasyonumu gaza gelip çok hızlı koşmamak, uygun bir ritim bulmak üzere yoğunlaştırmıştım. Niteki yarış başında da nefesim de ritmim de iyi durumdaydı. Etrafımdaki sporculara ve hızlarına bakarak hiç fena bir ritim tutturmadığımı da görebiliyordum. Köprünün sonunda fazla yorgunluk, daha doğrusu fazla yüksek nabız belirtileri gösterdiğimi farkederek istemeden de olsa ritmimi düşürdüm. Normalde bu hızda bu kadar yükselmesi normal değildi nabzımın ama köprünün ortasına gelirken ve Yıldız ayrımına ytaklaşırken karşımıza çıkan rampalar nabzımı yükseltmişti muhtemelen.

Yıldız tırmanışında sabit bir hızı tutturdum. Bu arada çişim de geldi ve etraftaki yeşillik alanlara çıkarak işeyen sporculara imrenerek baktım, çünkü çiş molası vermeyi düşünmüyordum. Barbaros Caddesi'ne çıkınca çok rahatlayacağımı düşünmüştüm ama burada da dalağım hafif hafif ağrımaya başladı. Buna rağmen iyi bir hızda indim ki, geçen yıl vakit kaybettiğim noktalardan biri olmuştu bu iniş. Dizlerime güvenmediğim için çok kontrollü inmiştim. Meğer bunca antremandan sonra hala yokuş inmek dizlerim için pek iyi sonuçlar doğurmuyormuş.

Sahile indikten sonra ilk su istasyonunda bir su aldım. Nedense koşu başından beri henüz yeterince keyif almamıştım. Genellikle koşularımda 10-15 dakika civarlarında endorfini basmaya başlar vücudum ve müthiş bir keyifle koşarım. Şimdi 5km, 6km bitmişti; düzlükteydim. Koşması zevkli mahallelerdeydim (gölge) ama yine de bir şekilde çok keyifli değildim. Niyeyse, yarışı bitirememe endişesi hala içimdeydi.

8km noktasından geçerken dalak, nabız, hepsi bir düzene girdiler. Artık antremanlardaki halime dönmüştüm ve tamamen kontrol bendeydi. Arada birilerini geçerken hızımı çok yüksek şekilde arttırıp sonra yine normal ritmime dönebiliyordum mesela. İlk sinyal de tam bu sırada geldi. Tam olarak neredeydim bilmiyoru ama Karaköy civarlarıydı. Dizimde acıyı çok hafif hissettim. Bu anda aklıma aynı anda iki şey geldi: "Bu kadarcık acıdan bir şey olmaz ve yarışı istediğim tempoda bitirebilirim", ve "Bu acı hiçbir zaman başladığı kadarla kalmadı".

Kısacık bir süre içinde acı arttı ve koşu adımlarımı imkansız hale getirdi. Yürüyüşe geçtim. Bu çok ama çok büyük bir hayal kırıklığıydı. Bu kadar önem verdiğim bir koşuda yürüşüye geçmek, yeterince hazır olmamanın, kendi bedenini tanımamanın, zayıflığın bir göstergesiydi ve kendimi çok kötü hissettim. Biraz yürüyüp koşmaya devam edecektim ki, dizim net bir şekilde bugün daha fazla koşamayacağımı bana bildirdi. Ne yapacağımı bilmeden yeniden yürüyüşe geçtim. Yarışım bundan sonrasını saçma bir yürüme-topallama süreciyle 1 saati aşkım bir süre daha sürünerek geçirmeye o anda karar verdim diyemem. Fakat yarışı ne olursa olsun yarıda bırakmayacağıma karar vermiştim.

Galata köprüsünden geçerken ve ondan sonraki yarım saatte yüzlerce kişinin beni geçmesini izledim. Burada biraz daha kişisel düşüncelerimi paylaşmam uygun olacak. 15km koşusu, hele de geçen sene yaptığım bir süre olması açısından ne kadar kendimle yarış gibi görünse de, herhangi bir spordan farklı olmayarak aslında bir rekabet içeriyor benim için. Bu rekabet duygusu, 10km'den sonra biten enerjinizi de tetiklemenizin en iyi yolu zaten. Birilerini geçmek, birilerine geçilmemek, insanın hiç gücünün kalmadığını zannettiği noktalarda adrenalin patlamaları yaratabilmek için çok faydalı. Ben de bu masum koşuda gayet rekabetçi, kendi boy/kilo oranımda gördüğüm ve elit atlet olmadığına kanaat getirdiğim herkesi potansiyel rakibim olarak görüyordum.

Şimdi bu zihniyeti müthiş bir fizik kondüsyonu ile birleştirin. Gerçekten de lise yıllarımın kondüsyonuna sahip durumdayım, üstelik çok daha güçlü bir bedenle. Fakat yarışın yarısından itibaren sürekli yanımdan birileri beni geçti. Başta rakip sayabileceğim kişiler, sonlara doğru hımbıllar, amatörler, tekerlekli sandalyeliler, bir kör koşucu; kısaca bana "yenildiğimi" hissettirecek herkes yanımdan geçip gitti.

Bir moral bozucu durumda şuydu; geçen yılki koşuda en sevdiğim şey seyirci desteğiydi. Hiç tanımadığınız insanların sizi motive etmeye çalışmaları gerçekten çok duygusal bir olay. Bu yıl seyirciler bana "haydi haydi" derken, kendimi gerçekten çok aciz hissettim. Çünkü onlar yorgunluktan yavaşladığımı sanıyorlardı ama ben yorgunluk bir tarafa, bomba gibi bir enerjiyle sakat bir dize yapıştırılmış durumdaydım. Bu da, Adım Adım organizasyonunu ve onların destek olduğu tekerlekli sandalyeli sporcuları da epey düşündüm. Adım Adım, koşarak bağış toplayan ve bu sayede engelli kişilere tekerlekli sandalye alınması gibi konularda destek olan bir organizasyon. Avrasya'da da Adım Adımcıları bol bol gördüm, bir kısmı da tekerlekli sandalye ile koşuya katılmış ama yeterli gücü olmayan heveslileri ellerinden tutarak koşuya dahil olmalarını sağlıyorlardı. Bu görüntüyü ilk görmediğimde, engelli kişiye engelli olduğunun daha çok yüzüne vurulması olarak değerlendirdiğim sahneyi şimdi daha farklı bir bakış açısıyla ele alıyorum.

Aklımdan geçenlerden biri de, onca izleyenin, aslında tembel bir pislik olduğum için yavaşladığımı düşünmemeleri için daha abartılı bir topallama tuttursam mı, yoksa dışımda olup bitenleri tamamen boşverip, tamamen kendi koşuma (yürüyüşüme) odaklansam mı sorusuydu. Pozculuğun asla tatmin getirmediğini çok önce keşfettiğimden, abartılı topallamayı boşverdim. Yine de seyircilerin yoğun olduğu noktalarda sakatladığım için yavaşladığım anlaşılsın diye daha fazla zorlayarak hızımı arttırmış olabilirim (sanırım yine sınıfta kaldım).

Gülhane Parkı'nın içinde, insanlar son yokuşta güçlerinin son aşamalarını ter içinde kullanırken benim terim çoktan kurumuş, nefeslerim gayet düzenli, parkın yüksek ağaçlarına ve o ağaçlardan sızan güneş ışınlarına bakıyordum. Sultanahmet'e vardığımızda seyirciler artık iyice konuya odaklılardı, bir kişi pişik olup olmadığımı sordu, sorunun dizim olduğunu söyleyince "koşma" dedi, içimden teşekkür ettim bu öneriye. Başka bir seyirci de yarış sonunda mutlaka masaja gitmem konusunda telkine bulunuyordu, ona da eyvallah anlamında olduğuna inandığım bir işaret yaptım. Son 50 metrede yanımdan geçen bir delikanlı dönerek beni motive etmeye çalıştı yine, ona da sorunun dizimde olduğunu açıklamak zorunda kaldım. Bu arada koşmamıştım ama 6-7km boyunca saçma bir yürüyüş ritmiyle topallamak, sağ ayağamı ve bacağımı epey zorlamıştı.

Koşu biterken süreyi gördüm, 1 saat 50 küsür dakika. Üzüldüm ama güldüm de. Geçen yıldan çok daha iyi bir dereceyi hedeflerken, olabilecek en kötü durumda ne sürede koşabileceğimi görmüş oldum bu yıl.

Sonuç? Her şeye değerdi. Tüm o zavallı dakikalar, sürünmeler... Birlikte koştuğum onca milletten insanla aynı amaç için, sadece ilerlemek için bunları yaşamak... Çok güzeldi. Eve döüşte biraz sorun yaşasam da 12.30 civarı eve ulaşmıştım ve duşumu alıp karımın beni karşıladığı "anne böreği" ve çayla kendimi huzurlu pazarın kollarında dinlenmeye verdim. Bir Avrasya da böyle sona erdi.

Derece bilgilerim:



12 Ekim 2010 Salı

15 km Antremanı

Geçen hafta çarşamba akşamı (6 Ekim 2010) bantta hiç durmadan 15 km'yi tamamlamayı başardım. Süreleri 5 km'lik dilimlerle aklımda tutmaya çalıştım ama ne yazık ki bu yazıyı yazana kadar uçtular aklımdan. Toplamda 1 saat 22 dakika gibi bir zamanda koştum.

Koşu boyunca nabzımın hiç durma ihtiyacı hissedecek kadar yükselmemesi oldukça güzeldi. Antreman sonunda uzun bir esneme çalışması yaptım. Eve geldiğimdeyse, yemek bile yiyemeyecek kadar bitap düşmüştüm. Aşırı yorgunluk gerçekten insanı çok yıpratabiliyor. Duşta durup dururken ağlayacak gibi oldum. Yemekten sonra birazcık kendime geldim. Ertesi günse, bütün gün hayalet gibiydim.

Hafta sonu havanın soğuk olmasını da kendi kendime bahane ederek dışarıda bir antreman yapmadım. Bu hafta sadece 1 antreman daha yapıp çalışmaları tamamlamayı düşünüyorum. Yarın 10 km'yi tempolu bir şekilde koşacağım. Bugün ve perşembe de cross training aletinde 20 dakika yüksek tempoda çalışabilirim.

Dizler iyi, ayaklarda bir yara yok. Hava durumunda bir değişiklik olmazsa hafif serin ve yağışlı olacak yarış günü. Güneşli olmasındansa bulutlu havayı tercih ederim ama yağmur yağarsa koşmak zor olabilir.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Bariyerleri Aşmak

Önümdeki en önemli iki psikolojik bariyeri aştığım akşam oldu bu akşam bantta.

1 saat bariyerini 65 dakika koşarak aştım, bu sürede 12 km koşarak da 10 km adlı psikolojik sınırımı geçmiş oldum.

Oldukça yorucu bir antremandı, 5 ve 10. km'leri geride bıraktığımda 1,5 dakikalık iki hızlı yürüyüş temposuna düşmek zorunda kaldım. ilk 5 km'yi 26 dakikada, 10 km'yi ise 53 dakikada geçtim.

Antreman sonrasında uzun bir süre esneme çalışması yaptım. Yatmadan önce bir esneme çalışması daha yapmak zorunda kaldım, zira uzun koşuların acısı en çok sırtımdan çıkıyor.

26 Eylül 2010 Pazar

Gelişim Sürüyor: Açıkhavada 8,5 km

Bu haftaki spor programım şöyleydi; pazartesi ve salı ağırlık çalışmaları, çarşamba salonda 10 km koşu, perşembe ve cuma ağırlık çalışması. Cuma gecesi, cumartesi tüm gün oldukça yorucu geçti, dışarıda annem ve babamla birlikte bol bol gezdik Aygül'le.

Bugün nihayet kendimi dinlenmiş ve enerjik hissettim. Sabah kahvaltımı güzel ve bol enerji alabileceğim şekilde yaptım ve öğleden sonra da önce kahve içtim, sonra da koşuya 1,5 saat kala bir elma yedim.

Saat 18.00 gibi dışarı çıktım. Hava oldukça güzeldi. Koşmaya başlarken nabzımın geçen seferki gibi hızlı bir şekilde yükselmeyeceğini hemen anladım. Zaten bu sefer nabız ölçer bantını göğsüme takmadan çıkmıştım.

Toplam 8,5 km mesafeyi 49 dakikada koştum. Aslında süre daha kısa olabilirdi ancak koştuğum ormanlık bölgedeki sokak köpeklerinden yer yer tırstığım için yürüyüş hızına geçmek zorunda kaldım 3-4 sefer. Koşuyu bitirdiğimde hala kendimi enerjik hissetmek muhteşemdi. Ne nefes nefese kaldım, ne de dizimde bir arıza oldu. Sadece delicesine bir ter attım. Koşuya çıkmadan tartılmıştım, döndüğümde 1,3 kg daha hafif çıktım. İşte buna su kaybetmek deniyor dostlarım. Geldiğimden beri lıkır lıkır su içiyorum. İzotonik içeceklere de başvurabilirim belki sonraki antrenmanlarda.

Yarıştan önce 2 hafta sonu kaldı sadece. Bundan sonra bantta hız, dışarıda mesafe odaklı antrenmanlar yapmayı düşünüyorum. 13 ya da 14 Ekim'de son anteranmanı yaparım herhalde.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Totodan Çıkan Antrenman

Öğlen salona indim ve bam! 51 dakikada 10 km koştum. 10 km barajına ulaştığım ilk antrenman bu geçen yılki koşudan beri.

Aç karna ve basık bir salonda tek başıma bu mesafeyi bu sürede koşmak, inancımı tazeledi. 15 km için geçen yılki değerimin altına inme konusunda motivasyonum tam.

12 Eylül 2010 Pazar

Mavi Düğme

(Ölümsüz Öyküler antolojisinde yayınlanmış eski bir öyküm olan Mavi Düğme'yi blogumdan da paylaşayım istedim)

Bundan bir buçuk, iki ay önceydi. Öğleden sonraydı ve dersim yoktu, havanın da güzelliği eklenince, etrafta aylak aylak dolaşmak için içimde uyanan sevimli arzuya kulak asmamak olmazdı. Ana caddeleri oldum olası sevmedim, hele sonbaharlarda daha bir kaçarım caddelerden. Kalabalık, terbiyesiz, içi boş kutular gibi gelir bana büyük caddeler. Böyle bir günde dolaşmak için sıcacık ara sokaklar gibisi yoktur. Hem minik, kendi ruhlarını taşıyan dükkânlarını severim ara sokakların, hem de sakin, huzurlu apartman önlerini.

Bundan bir buçuk, iki ay önceydi. Ankara’da çok ilginç sokaklar vardır ve ben en ilgincini o gün keşfettim. Eve dönüş yolundan iyice sapmıştım ve öğleden sonra güneşi yavaş yavaş akşamüstü güneşi gibi davranmaya başlıyordu. Bu yüzden doğu-batı eksenine paralel sokaklar bulmaya çalışıyordum. Geçkin ama sıcak güneşin büyülü gölgeler yaratabileceği sessiz sokaklar. İyice dolaşmıştım ve artık nerelerde olduğumu tam olarak kestiremiyordum.

İlk defa o gün gördüm o manifaturacı dükkânını ve tarif edilemez sakinlikteki vitrinini. Derin uyku sessizliğinde bir sokaktaydım. Sokağın sonunda bir bahçe gördüm ve ağaçlara bakmak istedim. Biraz daha yaklaşınca buranın sokağın sonu olmadığını anladım. Bahçenin yanına, sağa sola sapıyordu yol hafif bir yokuş duruşuyla. Tam o köşede insanüstü varlıklar tarafından biz acizlere biraz daha umut aşılamak için yapılmış gibi duran o eşsiz “Mavi Düğme Manifatura”yı ve benim dünyam kadar karışık ama sevgilimin dünyası kadar da dingin duran vitrinini görüm.

Önce olduğum yerde bir süre kalakaldım ve gülümsememe engel olamadan, hatta gözlerimi kocaman açarak, Ankara kedisinin tüyleri gibi yumuşacık bu manzarayı seyrettim. Gördüklerim o kadar etkilemişti ki beni, bir an sanki yavaşça alçalan güneşin şarkı söyler gibi olduğunu düşündüm. Birden toparlandım ve şarkı söyleyenin Müzeyyen Senar; sesin geldiği yerin de Mavi Düğme’nin içindeki muhtemel bir eski radyo olduğunu anlayıp güldüm. Vitrine biraz daha yaklaştım. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum, ama deneyeceğim. Yüzlerce, binlerce, minik rengârenk düğmeler, iğneler, iplikler, saç tokaları, kumaş parçaları canlandırın önce gözünüzün önünde. Sonra bu şeyleri inanılmaz bir düzen içinde, ama resmi, askeri disiplinli anlamında değil, doğadaki gibi bir düzen –ya da karmaşa demeliyim belki- içinde usulca yerleştirin vitrine, sonra biraz toz serpin, ama çok az ve en sonunda usulca güneş ışığı üfleyin tüm bunların üzerine. Aslında küçük bir ayrıntı ama radyodan gelen Türk sanat müziğini de unutmamalısınız. İşte size Mavi Düğme Manifatura’nın beni kalbimden vuran vitrini.

Sizi bilmiyorum ama ben o gün verdim kararımı. Ben o vitrine yerleşmeye karar verdim. Bundan sonra orada yaşamaya ve minik düğmelerle arkadaşlık edip, ağaçları seyretmeye. Batan güneşle selamlaşmaya ve dünyanın en güzel müziğiyle uyumaya.

Tabii bunu bir mübalağa olarak alabilirsiniz, ama ben çok ciddiyim. Bir buçuk iki aydır her gün –ya da en azından gün aşırı- o sokağa gidip, dükkâna yaklaşıp, vitrine bakıyor ve –bazen- saatlerce seyrediyorum bu dingin dünyayı. Dükkân sahibiyle önce tanışmak istemedim. İçimden bir ses onun varlığının bu büyüyü bozma tehlikesi olduğunu söyledi hep. Ama er ya da geç bu tanışmanın gerçekleşeceği belliydi. İlk bir hafta oldukça kayıtsız kaldı, hem dükkân sahibi hem de arada bir gelip giden, ellerinden tuttukları çocuklarını çekiştiren müşteriler. İlk önce bir çocuğun dikkatini çektim zaten.

-“Bu adam neye bakıyor anne?” diye sordu ufaklık.

Annesi kafasını kaldırıp bana baktı. Ben gülümsedim ve başımı hafifçe eğerek selam verdim. Kadın istemsizce gülümsedi ve kayıtsız bir edayla oğluna dönüp:

-“Ben ner’den bileyim?” gibi bir şeyler söyledi. Ben tam yeni ayrıntılarını keşfetmek üzere vitrine dönüyordum ki, dükkân sahibi, yaşlıca ve beyaz saçlı, ve bir o kadar da gözlüklü bir şekilde yanıma gelip, Nubar Terziyan bir ses tonuyla sordu:

-“Ben de merak etmeye başladım. Neye bakıyosun? Önce değerli bir ceketin ya da yeleğin kopup kaybolan ama bulunması gereken bir düğmesinin eşini aradığını düşündüm dalgın dalgın. Sonra zararsız bir deli olduğunu ve her gün gelip bu ıvır zıvırı saydığını düşündüm. Ama bakışlarındaki o garip parıltıyı fark ettiğimden beri başka bir amaçla buraya geldiğinin farkındayım. Artık bana da söylemenin zamanı geldi, neye bakıyosun kuzum sen?”

Elimden geldiğince açıklamaya çalıştım, tüm hayatım boyunca aradığım huzuru dükkânının vitrininde bulduğumu, Mehmet Amca’ya. Samimi bir adamdı. Bana hak vermese de ne demek istediğimi anlamıştı. Ona bir zarar vermeyeceğimi de. Birlikte çay içip sohbet ettik. Daha sonraki günlerde arkadaşlığımız ilerlemeye başladı ve ben gerçek niyetimi açıklama cesareti buldum.

-“Mehmet Dayı ben senin vitrinine yarleşmek istiyorum. Yerleşmek ve hep orada kalmak. Bunun için senin iznine ve yardımına ihtiyacım var.”

Beni tanıdığı kadarıyla şakadan ve gülmekten hoşlandığımı bilen Mehmet Dayı önce ciddiye almadı tabii ki bu teklifimi. Ama ben çok ciddiydim.

-“ Bunun için istediğin bedeli ödeyebilirim.”

Önce bana boş boş baktı. Sonra:

-“Yavrucuğum sen iyi misin, tansiyonun mu düştü?” diye sordu.

Ama ben pes etmeyecektim. Artık bakmak yetmiyordu bu hazineye. Onun içinde yerimi almalıydım. Tek sorun bunu nasıl yapacağımdı.

-“Mehmet Dayı ben çok ciddiyim. Haftalardır bu vitrini seyretmeye geliyorum ve bunu ne kadar yürekten sevdiğimi artık senin de bildiğine eminim. Lütfen bana izin ver, huzura kavuşmam bu işe bağlı.”

Mehmet Dayı, sevimli insan, artık ciddi olduğumu anlamıştı ve istediğim şeyin bedelini de az çok tahmin edebiliyordu. Bakışları donuklaştı ve yerdeki döşemede kilitlendi. Bir süre sessizce bekledik. İlk o konuştu:

-“Seninle çok iyi anlaşıyorduk.”

-“Bu daha iyi ya, hem sevdiğin bir şey olacak vitrinine eklediğin, hem de sevdiğin biri olacak yanından ayrılmayan.”

-“Ama evlat, bunu iyi düşündün mü? Yani verdiğin kararın ne kadar zor olduğunu biliyor musun?”

-“Haftalardır başka bir şey düşündüğüm yok. Hayatı çok seviyorum ama benim için fazla zor. Beni seven insanların aslında beni sevmediklerini biliyorum. Ne kadar çalışırsam çalışayım hep daha uzaklarda bir hedef ve hep benden daha çok çalışmış bir başkası olacak. Ve en kötüsü ben ne kadar seversem seveyim, hep bitecek aşk. Gidenleri unutamadan hayatıma devam edemiyorum Mehmet Dayı. Ama unutmayı başarırsam artık yaşamamın bir anlamı kalmaz, bir taşa dönüşürüm o zaman. İşte bu yüzden bana izin ver senin vitrininde kendi sonsuzluğumla yüzleşeyim.”

Mehmet Dayı’nın gözlerinden birkaç damla yaş, önce tombul yanaklarına süzüldü, sonra oradan küçük ayakkabılarına damladı. Daha fazla uzatmayacağını anladım. İlk baştaki görüşüm tamamen yanlış çıktı. Değil bu büyüyü bozmak; daha da yüceltiyordu Mehmet Dayı’nın varlığı burayı. Ondan duyduğum son söz;“Tamam” oldu ve bir daha da konuşmadık.

Sonraki üç gün gitmedim Mavi Düğme’ye. Hazırlıklarımı tamamlamalıydım. Gerçi bu fikir aklıma geldiğinden beri başlamıştım toparlamaya işleri, ama son anda yapılması gereken şeyler de vardı. Bir mektup yazıp yakınlarıma postaladım. Uzun bir seyahat, ya da bir terk-i diyar niyetinde olduğumu tahmin ediyorlardı herhalde. Ben de bu doğrultuda uzaklara gittiğimi falan yazdım. Çiçeklerimi alt komşum ve neredeyse hiç konuşmadığım Hafize Hanım’a bıraktım. Sevimsiz biriydi, ama balkonuna bakan herkes onun çiçek yetiştirmedeki başarısını takdir ederdi. Zaten insanlarla iyi geçinmeye gerek yok, çiçeklerle güzel bir dostluk kurabilmek için. Son olarak sevgilimle buluştum. Burası işin en zor kısmıydı. Anlatsam beni anlardı, ama gitmeme dayanamazdı, bu yüzden olağanüstü bir başarıyla artık bu ilişkiyi yürütemeyeceğim rolünü oynadım. Bir aydır ona zaman ayıramamamdan yakınıyordu ve belki o bile düşünmüştü ayrılığı. Bir şey fark ettirmemek için yeterince üzgün göründüm. Her şey tamamdı.

Sabah erken kalktım. Son kahvaltımda zeytin yedim ve çay içtim. Evden çıktıktan sonra sevdiğim yerlerden son kez geçtim. Hiçbir şey gelmiyordu aklıma. Hissettiğim şey ise; ne hüzün ne mutluluk. Son derece sakindim, adeta gideceğim yeni yere uyum sağlamak istercesine. Öğlene doğru geldim Mavi Düğme’ye. Mehmet Dayı uyukluyordu. Bir şey söylemeden, olgun bir gülümsemeyle, öksürerek geldiğimi haber verdim. Yerinden kalktı ve dükkânın kapısını kapattı, sonra da kilitledi. Kararımdan dönme ihtimali var mı diye iki kez kontrol etti bakışlarımı, üzgün gözlerle. Sonra tezgâhın arkasına eğilip, epey derinlerden bir tabanca çıkardı. Cebindeki saati eline aldı, bir bakıp tekrar yerine koydu ve eski tabancasını bana doğrultup beklemeye başladı. Gözlerindeki korku ve endişeyi silmek için sessizce bir melodi mırıldanmaya başladım. Bunun onu rahatlatacağını düşünmüştüm. Mahallenin camisinden bir mikrofon sesi geldi sonra ve tam öğle ezanı okunmaya başladığında tabancasını ateşledi. Son gördüklerim alnındaki terdi.

Mehmet Dayı adaşı Mehmet’i tam kalbinden vurmayı başarmıştı. Hemen yere yıkıldı Mehmet. Mehmet Dayı silahını aldığı yere koyup içeriden bir sandık getirdi. Önce binbir güçlükle Mehmet’in bedenini büyük bir çöp torbasına koyup sıkıca bağladı. Sonrada bu torbayı –ki Mehmet’ten başkası değildi içindeki- sandığa yerleştirdi özenle. Sandığı kilitleyip anahtarını daha sonra biryerlerde unutmak üzere cebine koydu. Sonra artık tükenmekte olan gücüyle sandığı vitrine doğru itip camekânın karşısında duran incik boncuk dolu tezgâhın altına itinayla dayadı. Her şey tamamdı artık. Kapıya gidip kilidi açtı ve sonra da kapıyı. Koltuğuna yerleştiğinde öğle namazını kaçırdığından başka bir şey değildi canını sıkan.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Bayram Haftası, Dışarıda İlk Antreman

Bu hafta iki kez (pazartesi ve salı) salonda cross training aletinde 30'ar dakikalık kardiyo çalışmaları yaptım. Nabız 130-135 arasında tutuldu ama zorluk derecesini 5-6'ya çıkardığım oldu. Tork yükseltme operasyonu iyi gidiyor diyebiliriz.

Bayramın ilk günü olan çarşamba Büyük Ada'daydık. 2 saatlik bir bisiklet turu attık, sıcak hava ve kalabalık çok yorduğu için perşembeyi dinlenerek geçirdim. Bugün nihayet cesaretimi topladım ve açıkhavadaki ilk antremanıma çıktım.

Zamanlama çok iyi olmadı. Kahvaltıda henüz anreman saatimi planlamamış olduğum için tercih etmeyeceğim şekilde ağır yedim. Normalde bir muz daha iyi olabilirdi koşmadan önce. Ayrıca sanırım çok heyecanlandığım için nabzım daha yürürken 120'yi geçmeye başladı, normal yürüyüş nabzım 105'lerde gezer.

Sonuç olarak 7,4 km koştum. Nabzım genellikle 170'in üstündeydi, 2-3 kez yürüyüşe geçip nabzımı dengelemek zorunda kaldım. Toplam sürem: 48 dakika. Bantta yaklaşık 1 hafta aynı sürede önce 9 km koştuğumu düşününce moralim bozuluyor biraz. Öte yandan 50 dakikaya yakın bir zamanda ayağımda çok az tahriş olması da sevindiriciydi. Dizlerim de adamantiyumdan yapılmış gibilerdi, tık demediler.

Avrasya'dan önce 4 hafta sonu var. Önümüzdeki hafta sonunda 60 dakika sınırını geçmek istiyorum. Sonraki 2 hafta sonunda da 15 km koşacağım sanırım. Bu arada son 2 hafta koşu bantında da 15 km'lik simülasyonlar (köprünün eğimi, Yıldız'a çıkan rampa ve son olarak etap sonundaki Gülhane tırmanışı) yapmayı düşünüyorum. Arada fırsat bulursam akşamları da dışarıda koşabilirim.

5 Eylül 2010 Pazar

Koşu Antremanları

Önceki bölümler: Koşmak Üzerine Notlar ve Koşuyla Aramdaki Engeller.

Bir süredir salon antremanlarında koşu bandı üzerinde yavaş yavaş maraton için ısınıyorum. Bunun için uygulamaya başladığım sistem şöyle:

Hafta içi büyük bir aksilik olmadığı sürece 5 gün spor salonunda ağırlık çalışıyorum. Ağırlık çalışmalarının sonunda, bir gün glide-x denilen sopalı adımlama aletinde nabız 135 ortalama tutturarak en az 20 dakika sabit kardiyo çalışması yapıyorum. Bunun faydası, kalbimin her seferinde bu hareketi daha az nabızla yapabilmesi, böylece nabzı sabit tutarken zorluk derecesini gittikçe arttırabilmem.

Diğer günlerde de koşu bandında çalışıyorum. O günkü moduma göre, 20 dakika, gittikçe artan hızla koşmak da olabiliyor bu antreman (15 seviyeye kadar çıktığım oluyor), uzun mesafe sabit hız koşmak da. Koşarken nabzım 150'nin üzerinde oluyor genellikle. 170'i çok geçmemeye çalışıyorum. Glide-X çalışmalarının hızlı koşma nabzımı ayarlamamı kolaylaştırmasını umut ediyorum.

Bu arada ufak ufak uzun mesafe antremanlarına da başladım. Geçtiğimiz hafta iş yerindeki salonda 6 km'den biraz fazla koşmayı başardım. Dün de 47'30" sürede 9 km koştum. Bu mesafe geçtiğimiz Ekim'den beri koştuğum en uzun mesafe. Bu hafta açıkhavada koşulara da başlamayı planlıyorum. Gerçek zemin ayak tabanını ve bileğini koşu bantından daha farklı etkilediği için bu açıkhava antremanları da Avrasya öncesinde çok önemli.

Tüm bu antremanlarda iki önemli nokta için çalışıyorum: 15 km mesafeyi rahat raha çıkartabilmek (ayak, bilek, diz, kalça vs sakatlamadan ve nefesim tükenmeden) birinci önceliğim, ikinci önemli konu da bu mesafeyi geçen yılki derecemden daha iyi bir zamanda koşmak.